Hz. İbrahim (a.s) – Tek Başına Bir Ümmet

0
1176

“Kitapta İbrâhim’in kıssasını da anlat! Şüphesiz o, özü ve sözü doğru bir peygamberdi.” (Meryem Sûresi 19/41)

“Doğrusu İbrâhim, Allah’a itaat eden, bütün batıl dinleri bırakıp sadece O’na boyun eğen TEK BAŞINA BİR ÜMMETTİ. O, hiçbir zaman müşriklerden olmadı.” (Nahl Sûresi 16/120)

Salih Aleyhisselâmdan Sonra

Semûd kavmi korkunç bir ses ve sarsıntıyla yıkılıp helak olmuş, Sâlih Aleyhisselâm Allah’a iman edenlerle birlikte kurtulmuştu. Aradan yıllar geçmiş, insanların anlayışı değişmiş, şeytan da onlara yapacağını yapmış, insanları azdırdıkça azdırmıştı.

O günlerde insanlar tamamen maddeci bir yapıya bürünmüş; bütün amaçları mal, mülk edinmek, para kazanmak

makamı ibrahim

ve lüks içinde keyfince bir hayat sürmek olmuştu. Toplumda faizcilik yaygınlaşmış, hak hukuk çiğnenmiş, insanlar birbirlerine şüphe ile bakmaya başlamıştı. Halk sınıflara ayrılmış; bir avuç zalimin ezdiği mazlum yığınlar oluşmuştu. İnsanların inandığı tanrı sayısı beş binlere kadar çıkmış, neredeyse her insan kendi hevâsına göre bir ilah edinme peşine düşmüştü.

Din ve inançları sermaye olarak kullanan istismarcı bir din adamları sınıfı oluşmuş, bu sınıfların önderliğinde yapılan tapınaklar putlarla doldurulmuştu. Din adamları insanlara putperestlikte öncülük ediyor, mabetlerin her türlü kaynak ve imkanlarını kendi menfaatleri için kullanıyorlardı. Bu adamlar mabetlerde kalıyor, tapınaklara takdim edilen hediyelerle geçiniyorlardı. Ticaretin ve yargının merkezi de bu tapınaklar olmuştu. Bu arada halkın arasında, insanları ilah edinme şirki de ortaya çıkmıştı.

Yaşanan bozgun ve fesadın insanları ateşe sürükleyeceği aşikardı. Bütün bunlara rağmen Allah Teâlâ bu kavme de engin rahmetiyle muamele etmiş; yoldan çıkmışları hemen helak etmeyip, onlara İbrâhim aleyhisselâmı göndermişti. “…Biz bir peygamber göndermedikçe, hiçbir topluluğa azap etmeyiz.”[1]

Hz. İbrâhim Aleyhisselâmın Soyu

Rabbimiz, İbrâhim aleyhisselâm ile o günün insanlarını aydınlığa çıkarmak istediği gibi, kıyamete kadar gelecek insanları da onun önderliği ve rehberliğiyle cahiliye karanlıklarından kurtarıp hakka eriştirmek istemiştir. Allah’ın böylesi bir kavme gönderdiği İbrâhim aleyhisselam, Kur’ân-ı Kerim’de kendisinden en çok bahsedilen “ulü’l-azm peygamber”lerden birisidir.

Ulü’l-azm peygamberler beş tanedir. Onlar risalet vazifelerini yerine getirirken büyük zorluklarla karşılaşmış ve bunlara karşı üstün bir sabır ve gayret göstermişlerdir. Bu güzel duruşları sebebiyle de ulü’l-azm peygamberler olarak isimlendirilmişlerdir.

İbrâhim isminin Süryanice olup “Ebun Râhimun – merhametli baba” manasına geldiği ya da İbranice “Ab – raham – Cemaatin babası” demek olduğu ileri sürülmüştür. İbrâhim aleyhisselâmın soyunun Hz. Nûh’un oğlu Sâm’a dayandığı rivayet edilmiştir. Babasının isminin Tarah olduğu, Nemrud’a yakınlığı sebebiyle kendisine Âzer ismi verildiği söylenir. Kur’ân-ı Kerim’de babasının ismi Âzer şeklinde geçmekte ve putperest olduğu ifade edilmektedir.[2] Peygamber Efendimiz de, onun adını Âzer olarak zikretmiştir.[3]

Künye Değil Üsve!

Hz. İbrâhim aleyhisselâm’ın en meşhur künyesi ‘peygam­berlerin babası’ manasına gelen “Ebu’l-enbiyâ”dır. Bu künyenin İbrâhim aleyhisselâma verilmesinin sebebi, Kurân-ı Kerim’de isimleri geçen 16 peygamberden 14’ünün O’nun soyundan gelmesidir.[4]

İbrâhim aleyhisselâmın diğer künyeleri mü’minler için güzel birer üsve; yani uyulacak güzel örneklikler olarak kabul edilmelidir. Onun en meşhur lakabı “Halîlü’r-Rahmân”; yani “Rahmân olan Allah’ın dostu”dur.[5] Diğer lakaplar ise en üst basamağı Halîlu’r-Rahmân sıfatı olan bir merdivenin basamakları gibidir.

Halîl; bir kimsenin sırdaşı, sevgisi kalbinin her yerine nüfûz eden has dostu demektir. “Hiçbir eksiği olmayan sevgili” manasına da gelen Halîl kelimesi, Halîlu’r-Rahmân veya Halîlullah şeklinde Allah’ a izafe edilerek kullanılır.

Allah’ın, İbrâhim aleyhisselâmı halîl yani dost edinmesine hadislerinde yer veren sevgili Peygamberimiz: “Allah, İbrâhim’i dost edindiği gibi beni de dost edinmiştir”[6] “Ey insanlar! Eğer ben insanlardan birini dost edinecek olsaydım, Ebû Bekir’i dost edinirdim. Fakat sizin Peygamberiniz Allah’ın dostudur”[7] buyurmuştur. Böylece o, bir kulun ulaşabileceği bu en yüce makamın kendisine de ihsan buyrulduğunu ifade etmiştir.

İbrâhim aleyhisselâmın Allah’a dost olmasının sırrı, O’nun, Allah’ın rızasını ve muhabbetini kazandıracak ibadet ve salih amellerde zirve olmasıdır. İbrâhim aleyhisselâmın insanlara yaptığı iyiliklerde onlardan hiçbir şey istememesi de bu sırra dahildir. Rivayete göre, İbrâhim aleyhisselâm bir keresinde ölüm meleğiyle karşılaşmıştı. Ona: Rabbim beni niçin dost edindi, diye sordu. Melek, şöyle cevap verdi: “Sen insanlara iyilik yaparsın ancak onlardan bir şey istemezsin!”[8]

İbn Kesîr şöyle der: “İbrâhim aleyhisselâm sevgi makamlarının en yükseği olan dostluk makamına ermiştir. Bunun sebebi, Rabbine karşı çokça itaat etmesinden başka bir şey değildir.[9] Burada, itaatte çokluktan anlaşılması gereken şey, İbrâhim aleyhisselâmın, hem kulluğun kalitesinde, hem de her emrin ve yasağın derhal yerine getirilmesinde en yüksek seviyeyi yakalamış olduğudur.

Kurân-ı Kerim’de, İbrâhim aleyhisselâmı Halîl makamına ulaştıran, şirk ve dalâletten uzak durup, tevhid dinine sımsıkı sarılan Hanif [10], Allah’a gönülden itaat ve kulluk eden Kânit [11] çok şükreden Şâkir [12], çok ah ve niyâz eden Evvâh [13], yumuşak huylu Halîm [14] ve Allah’a gönülden yönelen Munîb [15] gibi sıfatları zikredilmiştir. Ayrıca O, Ebû’d-Difân veya Ebû’l-Edyâf yani misafirlerin babasıdır. Bütün bu sıfatlarla İbrâhim aleyhisselâm Allah’ın dostu olmaya hak kazanmıştır. Eğer mü’minler İbrâhim aleyhisselâma verilen lakaplardaki güzel özelliklerle kendilerini süsleyebilirlerse, umulur ki onlar da, “Halîlullah = Allah’ın dostu” olmakla ödüllendirilirler.

İbrâhim Aleyhisselâmın Doğumu ya da Putlar İçin Sonun Başlangıcı

Tarih ve tefsir kitaplarında, İbrâhim aleyhisselâmın Sûs şehrinde veya Babil’in doğusunda Dicle ile Fırat nehirleri arasındaki Kusa’da yahut Verka ’da doğduğu rivayet edilir. Aslında İbrâhim aleyhisselâmın hayatı dikkate alındığında Urfa şehrinde doğmuş olması akla daha yatkın gelmektedir.[16] Doğduğu mekanla ilgili olarak; O yıl Nemrud’un saltanatına son verecek bir çocuğun doğacağı haber verilince annesinin, öldürülür korkusuyla Hz. İbrâhim’i bir mağarada dünyaya getirmiş olduğu rivayeti vardır.[17] En doğrusunu Allah bilir.

O günün putperestlerinin şirk anlayışı yalnız dini ayinlerle sınırlı olmayıp hayatın her alanına dağılmış bir durumdaydı. Kral bile şirkin bir unsuru olarak ortaya çıkıyordu. İbrâhim aleyhisselâm sosyal, siyasi ve ekonomik alanlarda var olan şirk unsuru putların köküne baltayı vurmakla şirkin sonunu getirmek istiyordu. Tevhid inancını hayatın her alanında hakim kılmak için şirkin öncelikle insanların kafalarında bitirilmesi gerekiyordu. O, kavminin bu çirkin şirk anlayışına ve düşünce dünyasına heyecan verici ve sarsıcı bir hareketle tepkisini gösterdi. Putları kırmakla onların sonunu hazırlamak ve böylelikle şirkin temsilcilerini ortadan kaldırmak istemişti.

Ey Aldanan Kral!..

İbrâhim aleyhisselâm, Keldânîlere peygamber olarak gönderilmiştir. Rasûl-i Ekrem Efendimizden sonra yeryüzünün en faziletli insanı olan İbrâhim aleyhisselâma Yüce Allah, Ramazan ayının ilk gecesinde on sahife indirmiştir. Ebû Zer radıyallahu anh, bu sahifelerin içinde meseller, hikmetler ve öğütler bulunduğunu ve bu sahifelerdeki öğütlerden bazılarının ise şunlar olduğunu Peygamber Efendimiz’den rivayet eder:

“Ey saltanat verilen, imtihan edilen ve aldanan kral! Ben, seni dünyayı birbiri üstüne yığasın diye göndermedim. Fakat mazlumun duasını Ben’den geri çeviresin, mazlumu Bana yalvarmak zorunda bırakmayasın, diye gönderdim. Çünkü Ben, kafir de olsa mazlumun duasını geri çevirmem.

Akıl sahibinin belli saatleri olmalı. Vaktinin bir bölümünü Rabbine dua ve yakarışa, bir kısmını yüce Allah’ın sanat ve kudreti üzerinde tefekküre, bir kısmını geçmişte işlediklerinden ve gelecekte işleyeceklerinden kendini hesaba çekmeye, bir kısmını da helalinden geçimini sağlamaya ayırmalıdır.”[18]

“Aynı zamanda o ahirete hazırlanmalı, zamanına basiret ve ibret nazarıyla bakmalı, dilini koruyup, sözlerini azaltmalıdır.”[19]

İbrâhim Aleyhisselâmın Mesleği

İbrâhim aleyhisselâm da diğer peygamberler gibi elinin emeğiyle geçinir, kimseye yük olmazdı. Onun, geçimini temin için kumaş ve elbise ticaretiyle uğraştığı rivayet edilmektedir. Hicretinden sonra çiftçilik de yapmıştır.[20] Yine Onun, oğlu İsmâil aleyhisselâmla birlikte Kabe’yi temellerinden itibaren yükseltip inşâ etmesi dolayısıyla mimarların ve inşaat ustalarının piri olduğu da ifade edilmiştir.

Peygamberler Babası

İbrâhim aleyhisselâmın ismi Kur’ân-ı Kerim’in 25 sûresinde, 63 ayetinde, 69 defa geçmektedir. Onun vasıflarından birisi de Ebu’l-Enbiyâ’dır. Yani O, kendisinden sonra gelen ve Kur’ân’da ismi geçen 14 peygamberin babası, ikisinin de dolaylı yoldan akrabasıdır. Böylesi güzel bir konum O’na bu güzel sıfatın verilmesine sebep olmuştur. Yüce Kitabımızda peygamberliğin O’nun nesline tahsis edildiğine işaret edilerek şöyle buyurulur: “Biz ona İshâk ile Yakûb’u bahşettik. Peygamberliği ve vahyi O’nun soyundan gelenlere nasip ettik. O’na dünyada mükafatını verdik; şüphesiz ahirette de O, salihlerden olacaktır. ”[21]

İbrâhim aleyhisselâmın neslinden gelen bu peygamberler Kur’ân-ı Kerim’de şöyle zikredilmektedir:

“Biz O’na İshâk ile Yakûb’u bağışladık; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce Nûh’u ve O’nun soyundan Dâvûd, Süleyman, Eyyûb, Yûsuf, Mûsâ ve Hârûn’u da doğru yola iletmiştik. İşte iyilik eden ve işini güzel yapanları biz böyle mükafatlandırırız. Zekeriya, Yahyâ, İsâ ve İlyâs’ı da doğru yola ilettik. Onların hepsi salihlerdendi. İsmâil, Elyesa, Yûnus ve Lût’u da doğru yola ilettik. Onların hepsini diğer insanlardan üstün kıldık.”[22]

İbrâhim Aleyhisselâm’ın Önemi

Allah Teâlâ: “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır”[23] buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de, uyulacak en güzel örneklerden biri olarak mü’minlere İbrâhim aleyhisselâmın gösterilmesi, O’nun hayatını öğrenmenin önemini bir kat daha arttırmaktadır. En iyi kul olmanın yolu İbrâhim aleyhisselâmın yoluna uymaktan geçmektedir. Çünkü O, Allah’ın dostluğunu kazandıracak en üstün özelliklere sahiptir:

“Yalnız Allah’a kulluk ederek, bütün benliğiyle yüzünü O’na dönen ve tek Allah’a inanarak hiçbir zaman O’na ortak koşmayan İbrâhim’in dinine uyandan daha güzel bir inanç sahibi kim var? Allah, İbrâhim’i dost edinmiştir.”[24]

O, ilah olarak yalnızca Allah’ı kabul etmiş ve toplumda kendilerini kutsayarak halkı sömürenlerin batıl inançlarını reddetmiştir. O, tevhidin hakim olması için mücadele etmiş ve zalimlerin iktidarını sarsmıştır. Onunla bizim alakamız Yüce Kur’ân’da şöyle ifade edilmiştir:

“İbrâhime en yakın insanlar, zamanında ona uyanlar ile şu peygamber ve ona iman edenlerdir. Allah, mü’minlerin dostu ve yardımcısıdır.”[25] Sizin dostunuz ve yardımcınız sadece Allah, O’nun peygamberi, bir de Allah’a boyun eğerek namazı gerektiği şekilde kılan ve zekatı veren mü’minlerdir.”[26]

Yaşadığı Asır / Büyüyüp Yetişmesi

İbrâhim aleyhisselâm’ın M.Ö. 2200 ile 2000’li yıllar arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. O, Babil’den sonra Harran’a ve daha sonra Filistin’e geçmiştir. Bir süreliğine Mısır’a giden Hz. İbrâhim tekrar Filistin’e dönmüştür. Yine eşi Hacer’i ve oğlu İsmail’i Hicaz bölgesine götürüp bırakmış, kendisi de birkaç defa oraya gidip gelmiştir.[27]

Kur’ân-ı Kerim’de İbrâhim aleyhisselâmın bebeklik ve çocukluk döneminden bahsedilmez. Hadis sistematiği dışında kalan bazı İslâmî kaynaklarda ise bu dönemle ilgili birçok bilgi mevcuttur. Ancak bu bilgilerin doğruluğu kesin değildir. Doğrusunu yanlışından ayırabilmek gerçekten zordur. Bu konuda en doğru tutum, bizlere fayda verecek bilgiyi yani Kur’ân ve sünnetin ifadelerini öne çıkarmaktır. Böylece doğruluğundan şüphe edilmeyecek kesin bilgilerle Tevhid Peygamberi İbrâhim aleyhisselâmın hayatını öğrenmiş oluruz. Diğer kaynaklarda geçen bilgiler ise ancak Kur’ân’a ve sünnete uygun olduğu zaman değerlendirilebilir.

İbrâhim aleyhisselamın çocukluğuna dair, tarih kitaplarında geçen bilgiler arasında O’nun mağarada doğduğu bilgisi vardır. Babası Âzer’in, şehrin önde gelen şahsiyetlerinden birisi olmasına karşın, Hz. İbrâhim’in bir mağarada dünyaya gelmesi, zamanın zalim hükümdarı Nemrud’un gördüğü bir rüyayla başlayan olaylar zincirinin son halkasıdır: Rivayet olunduğuna göre; Nemrud, rüyasında ışığı ay ve güneşten daha parlak bir yıldızın doğduğunu görmüş ve rüyasını kâhin ve sihirbazlara yorumlatmıştır. Kâhinler, o yıllarda doğacak bir çocuğun halkın dinini değiştireceğini; Nemrud’un ölümüne ve saltanatının yıkılmasına sebep olacağını haber vermişlerdir. Bunun üzerine Nemrud, yeni doğan erkek çocuklarının öldürülmesini emrederek büyük bir katliam başlatmıştır. Tarih kitaplarında ayrıntılı olarak anlatılan bu hengâmede Âzer, hamile olan eşini bir şekilde şehir dışına çıkarıp gözlerden uzak bir mağaraya yerleştirmiştir. İşte İbrâhim aleyhisselâm bu mağarada dünyaya gelmiştir.[28]

O’nun mağaradaki hayatına dair bir olay, tarih kitaplarında şöyle anlatılır: İbrâhim aleyhisselâm konuşma çağına gelince annesine: “Benim Rabbim kimdir?” diye sordu. Annesi Nuna: “Benim!” dedi. Hz. İbrâhim : “Senin Rabbin kimdir?” diye sordu. Annesi: “Babandır!” dedi. Hz. İbrâhim: “Babamın Rabbi kimdir?” diye sorunca annesi “Nemrud’dur!” diye cevap verdi. Hz. İbrâhim: “Öyleyse Nemrud’un Rabbi kimdir?” diye sordu. Annesi: “Sus, artık!” diye O’nu azarladı. İbrâhim aleyhisselâm, sustu. Nuna, Âzer’in yanına gidip: “Gördün mü? Halkın, dinini değiştireceği söylenen çocuk, işte, senin oğlun­dur!” dedi ve İbrâhim aleyhisselâmın söylediklerini, Âzer’e haber verdi.[29]

Bu olayda Hz. İbrâhim’in daha küçük yaşlardan itibaren doğru yolu bulmasını sağlayacak bir sağduyu ve olgunluğa sahip olduğunu görüyoruz. Allah Teâlâ peygamber olacak kullarına peygamberlik öncesinde rahmetinin gereği olarak hak ve hakikati görme ve yüce gerçeğe ulaşma kabiliyeti vermiştir. İbrâhim aleyhisselâm da daha küçük yaşlardan itibaren böyle bir özellikle donatılmış, kavminin kutsayıp yücelttiği putların sıradan şeylerden bile aciz olduklarını anlamıştır. Konuşup yürüyemediklerini, görüp işitemediklerini, sorulara cevap veremediklerini kısacası hiçbir şey yapamadıklarını görmüştür. İleride akıl ve mantık yoluyla muhataplarını susturan İbrâhim aleyhisselâm işte bu çocuktu.

“Andolsun ki, Biz daha önce İbrâhim’e de doğru yolu bulmasını sağlayacak sağduyu ve olgunluk vermiştik. Biz O’nun buna layık olduğunu biliyorduk.”[30]

“Doğrusu İbrâhim, Allah’a itaat eden, bütün batıl dinleri bırakıp sadece O’na boyun eğen tek başına bir ümmetti. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı. O, Allah’ın nimetlerine şükrederdi. Allah da O’nu seçkin kıldı ve doğru yola iletti. Biz İbrâhim’e dünyada iyilik ve güzellik verdik, elbette O, ahirette de iyiler arasında olacaktır.”[31]

İbrâhim aleyhisselâmın daha küçük yaşlarından itibaren başlayan hakikati görme güzelliği, Rabbini tanımasını ve O’na iman ile bağlanmasını sağlamıştı. O asla müşriklerden olmayan muvahhid bir Müslümandı: “Rabbi ona “Emrime boyun eğ!” buyurmuştu; o da: “Alemlerin Rabbine boyun eğdim” demişti.”[32]

Artık Peygamber olmuştu. Bundan sonraki hakikat yürüyüşü ilâhî rehberlik doğrultusunda devam edecekti. Artık İbrâhim aleyhisselâm, putlarla birlikte gök cisimlerine tapan kavmine tevhid dinini anlatmak için büyük bir gayretin içine girecekti. Onun, kavminin önünde sergilediği aklî muhakeme Kur’ân’da şöyle anlatılmıştır:

“Böylece Biz İbrâhim’e, güçlü bir imana sahip olsun diye göklerin ve yerin muhteşem saltanatını gösteriyorduk. Karanlık basınca İbrâhim bir yıldız gördü, “İşte Rabbim!” dedi. Yıldız batınca da, “Ben batıp kaybolan şeyleri sevmem.” dedi. “Sonra doğmakta olan ayı görünce “İşte Rabbim!” dedi. O da kaybolunca, “Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, mutlaka yolunu yitirenlerden olurdum.” dedi. “Güneş’i doğarken görünce: İşte Rabbim! Bu hepsinden de büyük!” dedi. O da batınca şunları söyledi: “Ey kavmim! Sizin ilahlık yakıştırdığınız şeylerle benim hiçbir ilgim yoktur.” “Doğrusu ben, tek Allah’a inanan bir kimse olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim. Ben müşriklerden değilim.”[33]

Hz. İbrâhim’in Akidesi

“İbrâhim ne bir Yahudi idi, ne de bir Hristiyan. O, hanif bir Müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan değildi.”[34] En güzel dini arayanlar için İbrâhim aleyhisselâmın dini, ne güzel bir örnektir. Bütün Peygamberlerle birlikte Son Peygamberin dini de aynı dindi:

“Yalnız Allah’a kulluk ederek, bütün benliğiyle yüzünü O’na dönen ve tek Allah’a inanarak hiçbir zaman O’na ortak koşmayan İbrâhim’in dinine uyandan daha güzel bir inanç sahibi kim var? Allah, İbrâhim’i dost edinmiştir.”[35]

Madem ki en güzel din Hz. İbrâhim’in dinidir; öyleyse biz de Rabbimizin öğrettiği şekilde: “…Doğrusu, biz tek Allah’a inanan ve hiçbir zaman Allah’a ortak koşmayan İbrâhim’in dinine uyarız”[36] demeliyiz.

İbrâhim aleyhisselâm yalnız dünyada değil, ahirette de güzellik verilenlerdendi: “Doğrusu İbrâhim, Allah’a itaat eden, bütün batıl dinleri bırakıp sadece O’na boyun eğen tek başına bir ümmetti. O, hiçbir zaman müşriklerden olmadı. O, Allah’ın nimetlerine şükrederdi. Allah da onu seçkin kıldı ve doğru yola iletti. Biz İbrâhim’e dünyada iyilik ve güzellik verdik, elbette o ahirette de iyiler arasında olacaktır.”[37]

Sevgili Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem: “Allah İbrâhim’i dost edindiği gibi beni de dost edinmiştir”[38] buyurmuştur. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, İbrâhim aleyhisselâm insanlık için çok güzel ve çok özel bir örnektir.

İbrâhim Aleyhisselâmın Daveti

İbrâhim aleyhisselâm, yaşadığı bölgede öncelikle babası Âzer’i ve Nemrud’u Hakk’a çağırmış, onların putları ile mücadele etmiştir. Putları kötülemiş, onlara tapanları ise düşünmeye çağırmıştır.

Hz İbrâhim’in kavmi yıldızlara, gök cisimlerine taptıkları gibi putlara da tapıyorlardı. İbrâhim aleyhisselâm, putların Allah ile insanlar arasında asla aracı olamayacaklarını sert bir dille onlara haber vermiş; bunun ancak bir sapkınlık ve insanın kendini kandırmasından başka bir şey olamayacağını bildirmişti. Hatta ilahlaştırılıp tapılan bu putların başkalarına fayda vermek şöyle dursun, kendilerine bile fayda veremeyeceklerini onları kırarak göstermek istemişti. İnsanları, alışkanlıklarından kurtarıp hakikate uyandırmak için aciz putları kırmış ve büyüklerini bırakmıştı.

Bütün bunları gören insanlar dehşete düşmüşler ve İbrâhim aleyhisselâmı Nemrud’un karşısına çıkarmışlardı. O da Nemrudla tartışarak onu şaşırtmıştı. Bütün bunlara rağmen şahit oldukları apaçık gerçeklere inanması gerekenler, hakikati yok saymaya devam etmişlerdi. İbrâhim aleyhisselâmın babası bile O’nun karşısına dikilmişti. Sonuçta O’nun ateşe atılmasına karar verilmiş, Allah’ın insanlığı cehennem ateşinden kurtarmak için gönderdiği elçisi İbrâhim aleyhisselâm, kurtarmak istediği insanlar tarafından ateşle cezalandırılmak istenmişti. Kur’an-ı Kerim’de bu mücadele şöyle anlatılmaktadır:

“Kitab’da İbrâhim’in kıssasını da anlat! Şüphesiz o özü ve sözü doğru bir peygamberdi. Hani o babasına: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir faydası dokunmayan şeylere niçin tapıyorsun?”[39] “…Putların ilah olduğunu mu kabul ediyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de açık bir sapıklık içinde görüyorum” demişti”.[40]

“… O vakit babasına ve kavmine: “Nedir bu tapmakta olduğunuz heykeller?” diye sormuştu. Onlar da: “Babalarımızı bunlara tapar bulduk, biz de onlara uyduk” diye karşılık vermişlerdi: İbrâhim: “Andolsun ki siz de babalarınız da apaçık bir sapıklığın içine sürüklenmişsiniz” dedi. Onlar: “Sen ciddi mi söylüyorsun, yoksa bizimle eğleniyor musun?” dediler. İbrâhim: “Hayır, hayır! Sizin rabbiniz, göklerin ve yerin rabbidir; onları O yaratmıştır. Ben de bu gerçeği kabul edenlerdenim” dedi.”[41]

“Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir bilgi bana gelmiştir. Bana uy da seni doğru yola ileteyim. Babacığım, şeytana tapma! Çünkü şeytan Rahmana asi olmuştur.”[42]

“Onlar Allah’ı bırakıp da ancak bir takım dişi putlara taparlar. Aslında onlar, bunu yapmakla azgın şeytandan başkasına tapmazlar.”[43]

“Babacığım! Şüphesiz ben, Rahman’ın azabına uğramandan ve böylece şeytana dost olmandan korkuyorum, dedi.”[44]

“…Şüphesiz biz, şeytanları, iman etmeyenlere dost yaptık.”[45]

“Babası: “Ey İbrâhim! Yoksa sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni taşlarım. Şimdi uzunca bir süre benden uzak dur” dedi.”[46]

“Beni taşa tutmanıza karşı, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım.”[47]

İbrâhim aleyhisselâm, babasına karşı imanının verdiği merhameti ve nezaketi kullanmış ve her seferinde ona “babacığım” diye hitap etmişti. Ama babası Âzer, imansızlığın verdiği kabalık ve merhametsiz tavırları ortaya koyarak ona bir defa olsun “yavrucuğum” dememiştir. Zira imansızlık kalpleri katılaştırmakta ve merhameti yok etmektedir.

İbrâhim aleyhisselâmın daveti Kur’ân-ı Kerim’in pek çok yerinde ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Bunları dikkatlice incelersek, İslamî davetin nasıl yapılacağını, bu davette kullanılacak yöntem ve fikirlerin neler olması gerektiğini öğrenmiş oluruz. Öncelikle İslam davetine kimlerin muhatap olduğunu sırasıyla görelim:

İlk Muhatap: Nefsimiz

Bir İslam davetçisinin öncelikle kendi nefsine dönmesi ve onu, özelliklerini göz önünde bulundurarak hakka yönlendirmesi gerekir. Nefsin terbiyesini ihmal etmek davetçinin davet yolunda zaafa uğrayarak dökülmesine yol açar.

“…Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, mutlaka yolunu yitirenlerden olurdum.” (En’âm Sûresi 6/77)

İslâm davetçisi, İbrâhim aleyhisselâm gibi tevhid ehli ve batıldan yüz çeviren bir kişiliğe sahip olmalıdır: “Doğrusu İbrâhim, Allah’a itaat eden, bütün batıl dinleri bırakıp sadece O’na boyun eğen TEK BAŞINA BİR ÜMMETTİ. O, hiçbir zaman müşriklerden olmadı.” [1]

Davetçi her şeyden önce doğru bir inanca sahip olmalıdır: “Yalnız Allah’a kulluk ederek, bütün benliği ile yüzünü O’na dönen ve tek Allah’a inanarak hiçbir zaman O’na ortak koşmayan İbrâhim’in dinine uyandan daha güzel bir inanç sahibi kim var?”[2]

Hz. İbrâhim fıtratın yolunu tutmuş, yaratılışının gereğini yerine getirmiştir.

Kalbin İmanla Huzur Bulması

İbrâhim aleyhisselâm, etkili bir davet için öncelikle davetçinin davasına karşı kalbinin bütünüyle mutmain olması gerektiğinin farkındaydı. Kur’ân-ı Kerim, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin ve O’nun izinden giden mü’minlerin, Rablerinden kendilerine indirilenlere öncelikle kendilerinin iman ettiklerini önemle vurgulamıştır.[3] İbrâhim aleyhisselâm, iman esaslarından en çok karşı çıkılanı olan öldükten sonra diriltilme konusunda kalbinin tam bir huzura kavuşmasını istiyordu ve bu konuda içtenlikle Rabbine yöneldi:

“Bir zamanlar Hz. İbrâhim ‘Rabbim! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster!’ demişti. Allah ‘Yoksa inanmıyor musun?’ diye sorunca, ‘Elbette inanıyorum, fakat kalbim iyice kanaat getirip yatışsın diye bunu istiyorum’ dedi. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: ‘Öyleyse dört tane kuş tut, onları kendine alıştır, sonra kesip parçala ve her parçayı bir dağın başına koy, sonra da onları çağır, koşarak sana geleceklerdir. Şunu iyi bil ki, Allah karşı konulmaz kudret sahibi ve her işi yerli yerince yapandır.”[4]

Hiç şüphesiz İbrâhim aleyhisselâm, Yüce Allah’ın ölüleri diriltmesinden şüphe etmiyordu. Sevgili Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, bunun bir şüphe olmadığını, kendine has üslûbu ve eşsiz tevazûsuyla şöyle ifade etmiştir: “Biz bu konuda hataya düşmeye İbrâhim aleyhisselâmdan daha layığız…”[5]

Hz. İbrâhim’in ölülerin nasıl diriltileceğini görmek istemesi, O’nun bu konuda şüphe taşıdığını göstermez. O sadece bunu gözleriyle görmek ve yakînine yakîn katmak istemiştir. Buradan çıkarılması gereken önemli dersler vardır.

Öncelikle bütün yaratılmışları yoktan var eden Allah’ın ölüleri tekrar diriltmeye güç yetireceğinden asla şüphe etmemeliyiz. Ayrıca bilmeliyiz ki, Kalbin gelgitleri bitmez. Vehim şeklinde de olsa bir şeyin aksini düşünme son bulmaz. Çoğu kez inkar, imanın hemen ardında gölge gibi onu takip eder. En küçük rüzgarda yön değiştirebilen tüyler misâli, kalpler de hâlden hâle dönebilir. Kalplerin imanda karar kılması ancak Allah’ın yardımıyladır. Sevgili Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem çokça yaptığı bir duasında bu hakikati şöyle ifade buyurmuştur: “Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allahım! Kalbimi Senin dinin üzere sabit kıl!”[6]

Çağımızda, kalbi yönelmesi gereken asıl yönünden başka yönlere çeviren batıl fikir ve ideoloji rüzgarları alabildiğine artmışken bize düşen, ilme ve tefekküre sarılarak yüreğimizde yanan iman ateşini adeta cam bir fanus içinde korumaya çalışmak; fanusun kırılıp ateşin sönmemesi için de Yüce Rabbimize sığınmaktır. Bunun için öncelikle fiilî dua gerekir. İnsan hem kendi nefsindeki, hem de ufuklardaki Allah’ın ayetlerini düşünüp araştırdıkça, kevnî ayetlerle birlikte Kur’ân ayetlerini de inceleyip öğrendikçe kalbi huzura kavuşacak ve Allah’a olan teslimiyeti artacaktır. İşte ancak bu şekilde karanlıklar aydınlanacaktır. Günümüz davetçileri de ilmî konularda ciddi bir bilgi birikimine sahip olmalı ve davetlerini huzurlu bir kalp ile yapmalıdır.

2-Hz. İbrâhim Aleyhisselâm En Yakınlarını Davet Ediyor

Hz. İbrâhim, davetine en yakını olan babası ile başlamıştır. “Hani o babasına: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir faydası dokunmayan şeylere niçin tapıyorsun? (demişti)”[7] O, babasını tevhid dinine davet etmekten asla bıkmamıştır. Defalarca onu en güzel şekilde akla ve mantığa uygun bir biçimde hakka çağırmıştır. Babası ise oğlunu ilahlarından yüz çevirdiği için taşlamakla tehdit etmiş ve kendisini uzunca bir zaman için terk etmesini istemiştir.[8]

Bir davetçi güzel üsluptan asla vazgeçmemelidir. İbrâhim aleyhisselâm putperest bir babaya sürekli “babacığım” şeklinde hitap ediyor; davetin tehdit ve uzaklaştırmayla engellendiği bir durumda bile: “Sana selam olsun! Rabbimden seni bağışlamasını dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır. ”[9] diyordu.

Davetçi, akrabası ve yakınları konusunda ümitvar olacak, öyle ki onların küfrü kesin olarak ortaya çıkana kadar Allah’tan onlar için af ve mağfiret dilemeye devam edecektir. İbrâhim aleyhisselâm, babası için mağfiret dileyeceğini vaat etmiş[10], fakat küfrü apaçık ortaya çıkınca ona mağfiret dilemekten vazgeçmişti.[11] Yüce Kur’ân bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Ne Peygamber’in ne de mü’minler’in; yakın akrabaları bile olsa cehennemlik oldukları açığa çıktıktan sonra, müşriklerin bağışlanmalarını Allah’tan dilemeleri uygun değildir. İbrâhim’in babası için Allah’tan af dilemesi ise sırf daha önce ona verdiği bir sözden dolayıdır. Ancak onun bir Allah düşmanı olduğu açıkça belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrâhim çok içli, yumuşak tabiatlı biriydi.”[12]

Davette ısrar ve tekrar çok önemlidir. Bizler İbrâhim aleyhisselâmın güzel örnekliğinden hareketle babalarımıza ve yakın akrabalarımıza daveti ulaştırmakta ısrarcı olmalıyız. Onlara olan muhabbetimiz hitabımızın yumuşaklığına yansımalı. “Ey babacığım!” ifadesiyle müşrik bir baba, dün hidayete çağırılıyorsa, bugün de yarın da çağırılmalıdır. Kalbinde imanı olan bir davetçi sürekli yakınlarının hidayetine gayret göstermeli ve bunu onların küfrü alenen ortaya çıkıp ayrışma gerçekleşinceye kadar sürdürmelidir.

3-İbrâhim Aleyhisselâmın Kavmini Daveti

İbrâhim aleyhisselâm, yakın akrabalarından sonra kavmini İslam’a davet etti. Önce insanları inançlarını sorgulamaya çağırdı. Bu davetin başarısı için oldukça önemliydi. Zira insanlar yanlış fikirleri sorgulamadan benimser ve sonra onu içselleştirip din olarak kabul etmeye başlarlar. Bir toplum tabularını ve inançlarını oluşturduktan sonra liderleri tarafından şartlandırılır. Buna bir takım ritüel ve ibadetler de eklenerek o inancın pratik hayatta da yaşanması sağlanır. Sonunda hiç kimse bu inancı sorgulayamaz hale gelir.

Kaybolanları Sevmem!

“Karanlık basınca İbrâhim bir yıldız gördü, ‘İşte Rabbim!’ dedi. Yıldız batınca da, ‘ Ben batıp kaybolanları sevmem.’ dedi. Sonra doğmakta olan ayı görünce ‘İşte Rabbim!’ dedi. O da batıp kaybolunca, ‘Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, mutlaka yolunu yitirenlerden olurdum’ dedi. Güneş’i doğarken görünce: ‘İşte Rabbim! Bu hepsinden de büyük’ dedi. O da batınca şunları söyledi: ‘Ey kavmim! Sizin ilahlık yakıştırdığınız şeylerle benim hiçbir ilgim yok.’”[13]

İbrâhim aleyhisselâm hanif (tertemiz, dosdoğru) bir peygamberdi. Bütün Peygamberler gibi O’nun da, hayatının herhangi bir bölümünde Allah’tan başka bir varlığa tapmış olması düşünülemezdi. Hz. İbrâhim yıldızdan, aydan ve güneşten “Rabbim” diye bahsederek aslında kavminin dikkatini çekmeyi ve onları düşünmeye sevk etmeyi hedeflemiştir. Muhtemelen kavminin topluca bulunduğu bir ortamda gerçekleşen bu olayda O, doğmak ve batmak gibi belirli kurallara mahkum olan bu varlıkların ilah ve rab olamayacağını göstermek istemişti. Bu durum âyetin son bölümünde kavmine hitabından da anlaşılmaktadır.

Aslında İbrâhim aleyhisselâm kavmini, düşünmeye ve kendi öz fıtratlarına dönmeye davet ediyordu. Kurân-ı Kerim’de Yüce Allah’ın Sevgili Peygamberimize ve bütün insanlığa daveti de zaten buydu: “Bütün batıl inançlardan uzak şekilde, yüzünü ve özünü hak dine çevir; o fıtrat dinine ki, Allah insanları onun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yarattığını değiştirme imkanı yoktur. İşte dosdoğru din budur; lakin insanların çoğu bilmiyor.”[14]

İbrâhim aleyhisselâm babasının ve tüm kavminin hidayeti için onları uyarmaya devam ediyor, ısrarla akıllarını kullanmaya çağırıyordu: “Hani o babasına ve kavmine: ‘Sizler nelere tapıyorsunuz?’ demişti. Onlar da : ‘Birtakım putlara tapıyoruz, onlara tapmaya da devam edeceğiz.’ demişlerdi. İbrâhim: ‘Peki, ama’ dedi ‘Siz kendilerine dua ettiğinizde, onlar sizi duyuyor mu? Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı?’”[15]

Kavmi uyarılarını dikkate almayınca İbrâhim aleyhisselâm, inançlarını sorgulatmayan kavmini sarsmak istedi. Onların mabetlerindeki putları kırıp, baltayı en büyüklerinin omzuna astı. Gördükleri manzarayla şok olan kavmi: “Onu getirdiklerinde: ‘İbrâhim! İlahlarımıza bunu yapan sen misin?’ diye sordular. İbrâhim: ‘Hayır! Bu işi, şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa kendilerine sorun!’ dedi. Vicdanlarının sesini dinlediklerinde, birbirlerine: ‘Asıl zalim bunlara tapan sizlersiniz.’ dediler.”[16]

Bu âyet, vicdanlarının sesini taklit, alışkanlık ve korkularla bastıranların, önyargılardan sıyrılarak kendi iç seslerine kulak verdiklerinde hakikati bulacaklarını vecîz bir şekilde göstermektedir.

Korku ancak güçlü ve doğru bir inançla yenilebilir. Korkularını yenemeyenler, hakkı zalimlere söyleyemezler. Hâlbuki cihadın en üstünü zalim idareciye hakkı haykırmaktır.[17] Korkunun ecele faydası olmadığı gibi davete de çok büyük zararı vardır. İbrâhim aleyhisselâm putları kırarken hiç bir korku duymamıştır. Bugün bazı tehditler ya da çekincelerle davetten geri duranların hak namına söyleyecekleri hiç bir şeyleri olamaz.

Hz. İbrâhim’in, bir an için de olsa ön yargılarından sıyrılarak gerçeği itiraf eden kavmi ilk şoku atlatmıştı: “Sonra eski inançlarına dönerek: ‘İbrâhim! Bunların konuşamayacağını sen de biliyorsun.’ dediler. Bunun üzerine İbrâhim: ‘Allah’ı bırakıp da size hiçbir faydası ve zararı dokunmayan bu putlara mı tapıyorsunuz?’ Size de Allah’ı bırakıp taptığınız putlara da yuh olsun! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?’ dedi.”[18] “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi olan Allah dostumdur.”[19]

Hz. İbrâhim’in kavminde korkular zihinler üzerinde öyle etkili olmuştu ki, Allah’tan korkmak yerine ikballerini ve menfaatlerini kaybetmekten; daha doğrusu ikbal ve menfaatlerinin kendisine bağlı olduğunu vehmettikleri Nemrud’dan korkmuşlardı. Böylesi toplumları şartlanmalar ve öğrenilmiş çaresizlikler kuşattığı için “Rabbim Allah” diyen nidalar onlarda yankı bulamaz. Nemrud ve yoldaşları için korkunun adı artık “İbrâhim” olmuştu.

Hz. İbrâhim Toplumun Önderlerini Davet Ediyor:

İbrâhim aleyhisselâmın cesaretle öne atılıp putları kötülemesi sonra onları kırmaya yönelmesi, onları lanetleyerek aşağılaması Nemrud’u çok korkutmuştu. Hz. İbrâhim derhal tutuklanarak zalim Nemrud’un huzuruna çıkarıldı.

Nemrud Hz. İbrâhimle Allah hakkında tartışmaya girişmiş ve O’nu mağlup ederek küçük düşürmek istemişti. Nemrud’un Hz. İbrâhim’le tartışması Yüce Kur’ân’da şöyle yer almaktadır:

“Allah’ın kendisine verdiği mülk ve saltanata dayanarak şımarıp da İbrâhim ile Rabbi hakkında tartışmaya giren kimseye bakmaz mısın? Hani İbrâhim: ‘Benim Rabbim can veren ve öldürendir.’ deyince, o: ‘Ben de can verir ve öldürürüm!’ demişti. İbrâhim: ‘Allah güneşi doğudan getirir, sen de batıdan getir bakalım.’ deyince o kâfir donup kalmıştı. Allah böyle zalimlere doğru yolu göstermez.”[20]

İbrâhim aleyhisselâmın karşısında uğradığı yenilgi ile panikleyen Nemrud “İlahlarınıza yardım ediniz.” sloganıyla halkını galeyana getirmiş ve Hz. İbrâhim’in ateşe atılmasını istemişti.

Peygamberler inançlarını savunmak ve insanları ikna etmek için zaman zaman tartışmalara girmiş ve “Cihadın en büyüğü zalim sultana karşı hak sözü söylemektir” hakikatinin en büyük örnekliğini sergilemişlerdir. Hakkın karşısında batılın hiçbir şansı olmadığından, fikir tartışmasında batıl hep mağlup olmuş; fakat hemen kaba kuvvet ve zorbalığa yönelmiştir.

Nemrud ve cahiliye düzeninin diğer bekçileri, insanların korkularına yeni korkular eklemek için Hz. İbrâhim’i ateşte yakarak cezalandırma yolunu tercih ettiler. Fakat Rabbimiz zalimlerin tuzaklarını boşa çıkaracaktı…

Ateşin Yakmadığı Peygamber!

İbrâhim aleyhisselâm putlarını paramparça ettiği cahil kavminin hâlâ putların âcizliğini göremeyip akıllarını kullanmamaları karşısında hayretler içinde kaldı ve onlara, “Size de, Allah’ı bırakıp taptıklarınıza da yuh olsun! Hala aklınızı başınıza almayacak mısınız?”[1] diye seslendi. Buna karşılık kavminin önde gelen zalimleri: “..’Eğer bir şey yapacaksanız, İbrâhim’i ateşe atıp yakın, böylece ilahlarınıza yardım edin!’ dediler.”[2] Böylece zalimler Hz. İbrâhim aleyhisselâm hakkında tuzak kurup plan yaptılar ve O’nu, hiç acımadan ateşe attılar. Hem O’ndan kurtulmak; hem de O’nu, Nemrud’un şirk düzenine karşı çıkmayı düşüneceklere ibret yapmak istiyorlardı.

Buhârî’nin naklettiği bir rivayete göre, İbrâhim aleyhisselâm, ateşe atılmak üzere iken sadece Allah’tan yardım istemiş, ‘Hasbünallâhü ve ni’me’l-vekîl=Bize Allah yeter! O ne güzel koruyucudur’ diye dua etmişti.[3] Binlerce yıl sonra Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ve ümmeti de, bu duayı şu ayette zikredilen durumda okuyacaktı:

“Bazıları onlara: ‘Düşmanlar sizinle savaşmak için ordular topladı, onlardan korkun’ demişti de, ancak bu onların imanını arttırmış ve şöyle demişlerdi: ‘Hasbünallâhü ve ni’me’l-vekîl’ ‘ Allah bize yeter; O, ne güzel vekildir.”[4]

Buna benzer bir duayı Yüce Rabbimiz, insanlar yüz çevirip destek ve himayelerini esirgediklerinde Sevgili Peygamberimizden de okumasını istemişti:

“Ey Muhammed! Bütün bunlara rağmen, onlar yine de sana inanmaktan yüz çevirirlerse, de ki: ‘Hasbiyallâhu Lâ ilâhe illâ hû aleyhi tevekkeltü ve Hüve Rabbü’l-arşi’l-azîm=Allah bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O’na tevekkül ettim. O muhteşem Arş’ın sahibidir.”[5]

Yüce Allah, ateşe atıldığı esnada tevekkülün zirvesine ulaşıp sadece Kendisine güvenip dayanan İbrâhim aleyhisselâmı yardımsız bırakmadı. Her şeyi yoktan var eden, yaratmak da emretmek de elinde olan ve her şeye gücü yeten Allah celle celâlüh, ateşe emretti: “Ey ateş! İbrâhim’e serin ve selamet ol!”[6] Böylece İbrâhim aleyhisselâm sağ salim ateşten kurtuldu. Yüce Allah şöyle buyurdu:

“Böylece İbrâhim’e bir tuzak kurmak istediler; Biz ise onları çok sefil bir duruma düşürdük.”[7]

Hz. İbrâhim Aleyhisselâmın Hicreti

Nemrud ve kavmi bu büyük mucizeyi gördükleri halde Hz. İbrâhim’den ve dininden yüz çevirdiler. Ateşin O’nu yakmaması Allah’ın zalimlere son ikazı idi. Bunun üzerine İbrâhim aleyhisselâm, kavminin bu anlaşılmaz tutumuna ve şerde ittifakına çok üzülmüş ve onlara şöyle seslenmişti:

“Siz, dünya hayatında aranızda sevgi ve dostluk devam etsin diye, Allah’ı bırakıp kendinize bir takım ilahlar edindiniz. Ama sonra kıyamet gününde birbirinizi tanımayacak ve birbirinize lanet edeceksiniz. Sizin barınağınız ateştir, sizi oradan kurtaracak yardımcılarınız da olmayacaktır.”[8]

Onların ilah diye kabul ettikleri putlar ve onları merkeze alarak oluşturdukları dinleri, kendi aralarında sadece dünya hayatında sevgi ve birlik sağlamak için faydalandıkları unsurlardı. Böylece kendi hevâ ve heveslerinden uydurdukları kanunlarla insanları köleleştiren tağutlar, beşerî ideolojilerini rahatlıkla sürdürebileceklerdi. Cahiliye kültürüne dayalı bir anlayış çerçevesine oturttukları bu dini, dünya hayatında bir dayanışma ruhu kazandırması için kullanmışlardı. Böylece sürüleştirdikleri insanları kolaylıkla güdebileceklerdi. Dünyada böyle batıl bir din etrafında toplananların, ahirette birbirlerine düşecekleri, aralarında sevgi ve dostluk bağı diye bir bağın kalmayacağı yukarıda geçen âyet-i kerimede ifade edilmiştir.

İbrâhim aleyhisselâm bütün hatırlatmalardan sonra, son kez kavmine döndü ve şöyle dedi:

“Ben Rabbimin emrettiği yere hicret ediyorum…”[9] “Sizden de, Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan da uzaklaşıyorum. Ben Rabbime kulluk ediyorum. Umarım Rabbime dua etmekle ümitlerim boşa çıkmayacaktır…”[10]

Allah için hicret, sadece kuru bir göç değil; bilakis bir kulluk göstergesidir. O’nun emri ile O’nun istediği ve gösterdiği yere O’nun rızası ve hoşnutluğu için gitmektir. Hicretin hedefi kulluğun yalnız O’na yapılması, İslâm davetinin merkezîleşmesi, hayatın İslam devletinin himaye ve organizesinde Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda yaşanmasıdır. Hicretin en önemli dinamiği ise dünyaya aldanmamak, nefsin köleliğinden Allah’ın kulluğuna ve böylece Allah’ın rızasına ermektir.

Modern insan; şehirlerin, işinin, eşyasının ve hevâsının kölesi oldu. Hiçbir yere gidemez duruma düştü. Ruhu kirlendi, temizleyemez oldu. Böylesi insanlara Hz. İbrâhim’in hicreti örnek olmalıdır.

İbrâhim aleyhisselâmın hicretinin azgın, şımarık zalimlerden ve onların şirk ve zulme dayalı câhilî düzenlerinden kurtuluş olduğu ayette şöyle dile getiriliyor: “İbrâhim ve Lût’u kurtarıp; onları âlemler için mübarek kıldığımız ülkeye ulaştırdık.”[11] Hz. İbrâhim’e va’dedilen mübarek belde Şam ve Filistin’di. Peygamberlerin pek çoğunun buraya gönderilmesi ve ilahî kitapların bu bölgelerde indirilmiş olması, buraların manevi açıdan önemini göstermektedir.

Hicret, inancın hayata hakim kılınamadığı ve davetin yapılamadığı bir mekandan davetin özgürce yapılabileceği, inancın hayata ve topluma hakim kılınabileceği bir yere göç etmektir. Hicret Kur’an-ı Kerim’de imandan sonra, cihaddan önce zikredilmiştir.[12] Hicret bir gaye, bir dava uğruna Allah için şehirleri terk etmek ve yeni şehirler kurmak için gitmektir. Burada yeni şehirler kurmak oraları binalarla değil; iman ve takvayla imar etmek demektir. Hicret, nefsin zindanından Allah’a kulluğa yöneliştir. Cihada hazırlık ve niyettir. Hicret; sıkıntı ve meşakkatten kaçmak, konforlu bir hayatı tercih etmek değil; belki de dünya tarlasında cenneti arama çabasıdır.

Hz. İbrâhim Aleyhisselâmın Mısır Yolculuğu

İbrâhim aleyhisselâm, eşi Sâre ve yeğeni Hz. Lût aleyhisselâm ile birlikte çıktığı hicretinde öncelikle Harran’a, sonrasında Filistin’e gitmiş ve burada davetine merkezlik yapacak şehirler kurmuştur. Bir süre sonra Filistin’de çıkan kuraklık sebebiyle buradan ayrılıp eşi Sâre ile birlikte Mısır’a gitmiştir. Mısır’ın zalim hükümdarı, İbrâhim aleyhisselâm’a ve eşine zulmetmek istemiştir. Onların Mısır’da başlarına gelen bu olayı Peygamber Efendimiz şöyle anlatır:

“…İbrâhim, günün birinde, hanımı Sâre ile birlikte azılı bir zalim olan Mısır kralının bulunduğu şehre uğramıştı. Adamları krala, “Şehrimize bir yabancı gelmiştir. Beraberinde çok güzel bir kadın vardır!” diye haber verdiler. Zalim hükümdar, İbrâhim aleyhisselâma yanına gelmesi için haber gönderdi. Geldiğinde ise beraberindeki kadının kim olduğunu sordu. (Hükümdarın evli kadınları rahatsız ettiğini öğrenen) İbrâhim aleyhisselâm “Kız kardeşim” dedi. Sonra Hz. İbrâhim, Sâre’nin yanına gelerek: “Ey Sâre! Bu yerde ikimizden başka mü’min yoktur. Bu hükümdar seni benden sordu, (seni korumak için) ona kardeşim olduğunu söyledim. Dolayısıyla bu hususta beni yalanlama!” dedi. Sonra (Allah’a güvenerek) onu zalim hükümdarın yanına gönderdi. Sâre, huzuruna girince hükümdar onu eliyle tutmak istedi; ancak tam o anda eli tutuldu ve ona dokunamadı. Bunun üzerine, “Benim kurtulmam için Allah’a dua et, artık sana zarar vermeyeceğim” dedi. Sâre dua edince eli iyileşti. Ancak sözünde durmayıp ikinci defa Sâre’ye dokunmak istedi. Aynı şekilde hatta daha şiddetli olarak eli yine felç oldu. Bu defa da Sâre’den dua etmesini istedi ve artık kendisine zarar vermeyeceği sözünü tekrarladı. Onun duası sonunda eli iyileşince onu serbest bıraktı. Yanına çağırdığı adamlarına kendisine bir insan değil şeytan getirdiklerini söyledi. Ardından Sâre’ye Hâcer isminde bir cariyeyi hizmetçi olarak verdi. Sâre İbrâhim aleyhisselâmın yanına döndüğünde o, namaz kılmaktaydı. Namazda ona eliyle beklemesini işaret etti. Namazı bitirince Sâre ona, “Allah kafirin tuzağını boşa çıkardı” dedi.”[13] Bu olaydan sonra Hz. İbrâhim yanında eşi Sâre ve kendilerine hediye edilen Cariye Hâcer ile birlikte Filistin’e geri döndü.

Hacer İle İsmail’in Mekke’ye Götürülmesi

Allah’tan salih bir evlat isteyen İbrâhim aleyhisselâma akıllı, halim bir çocuk müjdelenir.[14] Çocuğu olmayan Hz. Sâre annemiz, bir çocuğu olması için Hz. İbrahim’i Mısırlı cariye Hacer’le evlendirir. Bu evlilikten Hz. İsmail dünyaya gelir. Hz. İbrâhim henüz sütten kesilmemiş olan oğlu İsmail’i ve annesini Allah’ın emriyle Kâbe’nin bulunduğu yere götürür ve oraya bırakır.[15]

Hz. İbrâhim’in, ömrü boyunca özlemini çektiği biricik oğlu İsmail ile eşi Hacer’i bugünkü Mekke şehrinin olduğu yere bırakıp hiçbir şey demeden dönüp gitmesine Hacer önce bir anlam verememişti. Bu kadar uzun ve yorucu bir yolculuk; kendilerinin yapayalnız, ıpıssız çöle terki için mi yapılmıştı? Bu bir kıskançlık meselesi olamazdı. Hz. İbrâhim’in, hanımı Sâre annemizin kıskançlığından dolayı, biricik yavrusunu ve eşini binlerce kilometre uzağa bırakıp gitmesi düşünülemezdi. İman, akıl, insaf bunu asla kabul etmezdi. Hem O bir Peygamberdi. Peygamberler çok sevdikleri kimselerin hatırı için de olsa, Allah’ın emri ve izni olmadan hiçbir şey yapmazlardı. Bunun mutlaka bir hikmeti vardı.

Hacer çok merhametli ve yumuşak huylu İbrâhim’e seslendi: “Ey İbrâhim! Bizi buraya bırakıp da nereye gidiyorsun!? Burada ne bir insan var, ne de bir hayat eseri.” Cevap yoktu. Hacer biraz daha yüksek sesle seslendi: “Nereye ey İbrâhim?” Merhametli baba hızla uzaklaşıyordu. Ne ağır, ne acı bir ayrılık sahnesiydi bu. Hacer annemiz bir şeyler olduğunu anlamıştı. Bu sefer şöyle seslendi: “Ey İbrâhim! Bunu Sana Rabbin mi emretti?” İbrâhim aleyhisselâm durdu ve “Evet” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hacer, kalbi mutmain bir şekilde, “Öyle ise git, Rabbim bizi zayi etmez.” dedi.[16]

Yaşlı bir kul Allah’tan bir evlat istemiş, Rabbimiz de ihsan etmiştir. Sonra ondan biricik yavrusunu binlerce kilometre uzaklıkta hiç kimsenin bulunmadığı ıssız bir yere bırakması istenmiştir. “Hani bir zamanlar Rabbi İbrâhim’i bir takım emirlerle sınamış, o da bu emirleri yerine getirmişti…”[17] Ateşe atılmış, ana babadan mahrum kalmış, memleket memleket hicrete mecbur bırakılmış, ıpıssız bir dünyada bir çocuğu, küçücük bir yavruyu annesi ile baş başa bırakarak dönüp gitmiştir. Canından çok sevmesine rağmen çöle terk etmek zorunda kaldığı bu çocuğu ileride büsbütün feda etmesi de istenecektir.

İbrâhim aleyhisselâmdan en yüce sevgisi uğruna bütün diğer sevgilerinden vazgeçmesi istenmiş; O da tereddütsüz itaat etmiştir. Dünya imtihan dünyası… O gün de bu gün de. Mallarla, canlarla, ayrılıklarla ve yokluklarla imtihan. Her şeye rağmen bu imtihanı Hacer annemiz de kazandı, Hz. İbrâhim atamız da. Yüce Allah Hz. İbrâhim’i emirlerini yerine getirdiği için “vefalı” diye anmış.[18] Ve Rabbimiz ona hitâben, “İbrâhim! Seni insanlara önder yapacağım.” buyurmuştu.[19] Çünkü O teslimiyette zirveydi.[20]

Yüce Allah, Hz. İbrâhim aleyhisselâmın, “Bana, gelecek nesiller arasında hayırla anılmayı nasip eyle!”[21] duasını, ailesini de katarak fazlasıyla kabul buyurdu. Artık kıyamete kadar İbrâhim aleyhisselâm ve ailesi hayırla anılacaktı. Bizler bugün her namazımızda salli ve bârik dualarını okuyarak İbrâhim aleyhisselâm ve ailesine salâtu selam getirmekteyiz. Her hac ve umremizde Hz. İbrâhim ile birlikte Hz. Hacer ve Hz. İsmail’i de yâd etmekteyiz.

İbrâhim Aleyhisselâmın Duasıyla Kurulan Belde: Mekke

Hz. Hacer ve Hz. İsmail’i ıssız Mekke vadisinde bırakıp, Allah’ın emrini duyurduğu tek bir sefer dışında, arkasına bile bakmadan uzaklaşan İbrâhim aleyhisselâm, tepeyi aşınca bir kere daha geri dönmüş ve Rabbine şöyle dua etmişti:

“Ya Rabbi! Burayı güvenli bir şehir yap, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!”[22] “Ey Rabbimiz! Çocuklarımdan bir kısmını, namazı gerektiği şekilde kılsınlar diye kutlu evinin yanında, ekin bitmeyen bir vadiye yerleştirdim. Sen de insanlardan bir kısmının gönlünü onlara yönelt, onları çeşitli ürünlerle rızıklandır ki Sana şükretsinler. Ey Rabbimiz! Elbette Sen bizim gizlediğimizi de bilirsin, açığa vurduğumuzu da. Çünkü yerde, gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz”.[23]

Kulluk Destanı: Hz. İsmail’in Kurban Edilmesi

İbrâhim aleyhisselâm eşi Hacer ile oğlu İsmail’i, Allah’a emanet ettiği yerde sağ salim bulmuştu. Allah, kendisine sığınanı zayi etmemişti, etmezdi. Allah Teâla, İsmail aleyhisselâma, hayat kaynağı olan suyu, Zemzem suyunu vermiş; su hayatı canlandırmıştı. Cürhüm kabilesi mensupları Hz. Hacer’den izin alıp gelmiş; Zemzem kuyusunun civarına yerleşmiş ve böylece Mekke şehri kurulmuştu.[24] Bu şehirde Hz. Hacer ve oğlu İsmail saygı görüyor, güzel bir hayat yaşıyorlardı. Fakat bu böyle devam etmedi. Çünkü dünya hayatı bir imtihan yeriydi ve baba oğulun en ağır imtihanla sınanması takdir edilmişti. Hem zaten Allah’ın kulları içinde en ağır imtihanlarla sınananlar Peygamberler olurdu.[25]

Bir gün Hz. İbrâhim bir rüya gördü. Ve oğluna şöyle dedi:

“Ey yavrucuğum rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm, buna ne dersin?” O da, “Babacığım, sana emredileni yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun.” dedi.[26] “İkisi de Allah’ın emrine teslim olup da İbrâhim oğlunu yüzükoyun yere yatırınca; kendisine Biz: ‘Ey İbrâhim!’ diye seslendik. ‘Sen gördüğün rüyanın gereğini yerine getirdin. İyilik eden ve işini güzel yapanları işte Biz böyle mükâfatlandırırız.”[27]

Bu âyetler tam olarak bir kulluk destanını haber veriyor. Daha önce, bir babadan ömrü boyunca özlemini çektiği biricik yavrusunu kendisinden uzaklaştırması istenmişti. Emir tereddütsüz yerine getirildi. Şimdiyse aynı babaya evladını kurban etmesi, evlada da kurban olması emrediliyordu. Can tatlıydı. Evlada kıymak çok ağırdı. Fakat onlar kulluğun hakikatine ermiş kahramanlardı. Her şeylerini borçlu oldukları En Yüce varlığa duydukları emsalsiz sevgi ve vuslat özlemiyle bütün sevgilerinden ve varlıklarından bir çırpıda vazgeçtiler. Böylece imtihanı kazandılar. Onlar Rablerine kavuştular. Geriye ise, nesiller boyunca anlatılacak kulluk destanlarını bıraktılar.

Hz. İshâk’ın Müjdelenmesi

İbrâhim aleyhisselâmın kapısını bir gün hiç tanımadığı misafirler çaldı. Bu gelenler Allah’ın elçileri olan meleklerdi. Genç delikanlı suretinde gelmişlerdi. Melekler, ilerlemiş yaşlarına rağmen[28] Hz. İbrâhim ile eşi Hz. Sâre’ye bir oğul verileceği haberini müjdelediler.[29] Onları salihlerden bir peygamber olacak İshâk ile müjdelediler.[30]

“Ayakta, onları dinleyen İbrâhim’in hanımı buna güldü. Biz de ona İshâk’ı, onun ardından da Yakûb’u müjdeledik. İbrâhim’in eşi de ‘Olacak şey değil! Ben bir kocakarı, şu kocam da ihtiyar bir adamken, çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu şaşılacak bir şey!’ dedi.”[31] “Melekler şöyle dediler: Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun, ey hane halkı! Elbette O çok övülmeye layıktır ve şanı pek yücedir.”[32]

Hz. İbrâhim’in duaları kabul edilmiş, ona akıllı, iyi huylu ve bilgili bir oğul ve bir torun müjdelenmiştir.[33] Kim bilir belki de Allah Teâla, İsmail’i kurban etmeyi göze aldığı için O’na kendisinden sonra peş peşe Peygamber olacak iki zürriyeti; Hz. İshâk ve Hz. Yakûb’u ihsân buyurmuştu.

Kâbe’nin İnşası

İbrâhim aleyhisselâm oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’nin temellerini atarak duvarlarını yükseltmeye başladı. Yaptığı bu işi O’na, Rabbi emretmişti. O sırada şöyle dua ediyordu:

“Ey Rabbimiz! Yaptığımız bu hizmeti kabul et! Çünkü her şeyi duyan, her şeyi gerçek mahiyetiyle bilen elbette Sensin. Rabbimiz! İkimizi de yalnız Sana boyun eğenlerden eyle! Soyumuzdan da Sana boyun eğecek bir ümmet çıkar! Bize ibadet yer ve usullerimizi göster ve tövbelerimizi kabul buyur! Çünkü tövbeleri çok kabul eden ve çok merhamet eden sadece Sensin! Rabbimiz! Onlara içlerinden bir peygamber gönder de kendilerine Senin ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları günahlardan arındırıp tertemiz yapsın. Çünkü karşı konulmaz kudret sahibi, her işi yerli yerince yapan sadece Sensin!”[34]

Hz. İbrâhim ve Hz. İsmail bu dualarıyla bize, Allah yolunda hizmet ve cihadımız esnasında Rabbimize duadan ve O’ndan yardım istemekten geri durmamamız gerektiğini öğretmiş oluyorlardı. Belki de bu, Allah yolundaki çalışmalarımızın hedefine varabilmesinin ve bu yoldaki kusurlarımızın affedilmesinin vesilesi olabilirdi. Kâbe’nin inşası bittikten sonra Hz. İbrâhim, Allah’ın emri ile haccı ilan etmiş ve bir kısmı yaya, bir kısmı da uzaklardan yorgun develer üzerinde oraya gelsinler diye insanları Allah’ın beytini tavaf etmeye çağırmıştır.[35]

Beytullah’ın yerini gösterip onu hac için hazırlatmış olan Rabbimiz, Hz. İbrâhim’e şöyle buyurmuştur:

“Sakın Bana hiçbir şeyi ortak koşma; Beyt’imi de tavaf edenler, Allah’ın huzurunda duranlar, rükû ve secde edenler için tertemiz yap!”[36]

İbrâhim aleyhisselâm Kâbe’yi tamamlayıp haccı ilan ederek insanları oraya çağırdıktan sonra tekrar Filistin’e döndü. Diğer oğlu Hz. İshâk ile de Kudüs’te bir mabed inşa ettiler. İbrâhim aleyhisselâm mabedler inşa eden ve onların etrafında şehirler kuran bir medeniyet peygamberidir.

İbrâhim Aleyhisselâmın Şahsiyet Özellikleri

O inananların babası, Allah’ın dostudur. Kendisine göklerin ve yerin melekûtu gösterilmiştir. Onun soyuna da peygamberlik ve kitap verilmiştir. O dosdoğru bir Müslüman, son derece ağırbaşlı, yumuşak huylu, misafirperver ve varlığını büsbütün Allah’a adayan bir kimse olarak insanlığa önder kılınmış bir peygamberdir.

İbrâhim Aleyhisselâm Kıssasının Düşündürdükleri

1- İbrâhim aleyhisselâm ve ailesi inananlara çok güzel bir örnektir. O’nun ve ailesinin hayatını mutlaka öğrenmeli ve bu mübarek mücadeleden dersler çıkarmalıyız.

2- İbrâhim aleyhisselâm Allah için davete çok önem vermiş, her türlü zorluğa, hatta ölüm tehdidine rağmen davetini sürdürmüştür.

3- O’nun, ateşe atılırken Rabbine olan katıksız tevekkül ve teslimiyeti, imanının ne denli sağlam olduğunun göstergesidir. O, imanın hakikatine ermiş ve “…Kim Allah’a güvenirse Allah, ona yeter…”[37] âyetinin canlı ispatı olmuştur.

4- Hz. İbrâhim’in, inancının kuvvetlenmesi için araştırmalar, incelemeler yapması ve bu hususta Rabbinden yardım istemesi, kalpteki imanın dalgalanmalardan kurtulup huzur ve istikrara kavuşmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir. İşte ancak böylece, imanla mutmain olmuş bir yürekle put meydanlarına ve ateş çukurlarına korkusuzca yürünebilir.

5- Hz. İbrâhim’in Allah için ülkesini terk etmesi ve yine Allah için hicret ederken en ufak bir tereddüt göstermemesi dikkate değerdir.

6- Cenneti kazanmanın, dahası Allah’ın dostu/halili olmanın bedeli ucuz değildir. Bilakis birçok sınamalardan geçilmesi, en yüce sevgi uğruna bütün sevgilerden vazgeçilmesi gerekir.

7- Davet ederken yakın akrabaya özel ilgi göstermek gerekir. Kendisine sert ve kaba davranıp şiddet gösteren bir insana “babacığım” diye hitap etmesi, onun hidayetini düşünmesi çok anlamlıdır. Davetçi davet esnasında nefsinin gururunu bir tarafa bırakabilmeli ve büyük bir sabır ve hilme sahip olmalıdır.

8-İbrâhim aleyhisselâm, İslam davetinin teorisini ve pratiğini güzelce ortaya koymuştur. En akılcı ve mantıklı sözlerin bile önyargıları kırmaya yetmediği yerde eyleme geçmiş; hakkı insanların gözleri önüne sermiştir. O’nun insanların ortasında gök cisimlerine bakıp ilahlıklarını sorgulaması bu eylemlerdendir. Yine insanları, manevi bir şokla kendilerine getirmek için, hepsini baltayla kırdığı, sadece boynunda balta asılı olarak büyüklerini bıraktığı putlarıyla yüz yüze getirmesi ne güzel bir davet taktiğidir.

9- İbrâhim aleyhisselâm, Allah için sevdiklerinden vazgeçebilmiş, onları çöle terk ederek ve kurban ederek Kendisinden uzaklaştırmayı göze almış ve böylece Rabbiyle kurbiyetini/yakınlığını artırmıştır.

10- İbrâhim aleyhisselâm, mabed inşa ederek şehrin onun çevresinde kurulmasına zemin hazırlamış medeniyet peygamberidir. Böylece İslam Medeniyetinin Allah’a kulluk ekseninde şekillenmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Allah’ın, İbrâhim aleyhisselâmı yalnız kendi çağına değil bütün çağlara peygamber olarak gönderdiğini, O’nun öğretisinin günümüze kadar gelmesinden anlıyoruz. O dosdoğru bir yola, gerçek bir dine, putlardan nefret eden ve onlara asla tenezzül etmeyen bir anlayışa sahipti. O gerçek bir hanifti.

Hz. İbrâhim aleyhisselâm tevhid peygamberidir. Bugün de Müslüman olan bizlere güzel örnekliğiyle İslam’ı öğretmektedir. Şeytanın kıyamete kadar devam edecek saptırıcı düşmanlığı karşısında İbrâhimî uygulamaların bize Rabbanî bir lütuf olduğunu asla unutmamalıyız.

Allah’ın selamı İbrâhim aleyhisselâmın, Sevgili Efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâmın ve bütün Peygamberlerimizin üzerine olsun.

[1] Enbiyâ Sûresi 21/67

[2] Saffât Sûresi 37/97

[3] Buhârî, Tefsir 13

[4] Âl-i imrân Sûresi, 3/173

[5] Tevbe Sûresi, 9/129

[6] Enbiyâ Sûresi 21/69

[7] Saffât Sûresi 37/98

[8] Ankebut Sûresi 29/25 ; Ayrıca Bkz: Bakara Sûresi 2/166-167

[9] Ankebut Sûresi 29/26

[10] Meryem Sûresi 19/48

[11] Enbiyâ Sûresi 21/71

[12] Enfâl Sûresi 8/72

[13] Buhârî, Enbiyâ 8 ; Nikâh 12 ; Müslim, Fezâil 154

[14] Saffat Sûresi 37/99-101

[15] İbrâhim Sûresi 14/37

[16] Buhârî, Enbiyâ 12

[17] Bakara Sûresi 2/124

[18] Necm Sûresi 53/37

[19] Bakara Sûresi 2/124

[20] Bakara Sûresi 2/131

[21] Şuarâ Sûresi 26/84

[22] İbrâhim Sûresi 14/35

[23] İbrâhim Sûresi 14/37 – 38

[24] Bkz.: Buhârî, Enbiyâ 12

[25] Tirmizi, Zühd 57; Ahmed b. Hanbel, I/172, 174

[26] Saffat Sûresi 37/102

[27] Saffat Sûresi 37/103-111

[28] Bir rivayete göre Hz. İbrâhim o zaman doksan yaşlarındaydı. (Ya’kûbî, Tarihu’l-Ya’kûbî, I/26)

[29] Hûd Sûresi 11/71-73; Hicr Sûresi 15/52-53; Zâriyât Sûresi 51/28

[30] Saffât Sûresi 37/112

[31] Hûd Sûresi 11/71-72

[32] Hûd Sûresi 11/73

[33] Hicr Sûresi 15/53;Saffat Sûresi 37/101,112; İbrâhim Sûresi 14/39

[34] Bakara Sûresi 2/127-128 -129

[35] Hac Sûresi 22/27

[36] Hac Sûresi 22/26

[37] Talak Sûresi 65/3

[1] Nahl Sûresi 16/120

[2] Nisa Sûresi 4/125

[3] Bakara Sûresi 2/285

[4] Bakara Sûresi 2/260

[5] Buhârî, Enbiyâ 11

[6] Tirmizî, Kader 7

[7] Meryem Sûresi 19/42

[8] Meryem Sûresi 19/46

[9] Meryem Sûresi 19/47

[10] Şuara Sûresi 26/86 ; İbrâhim Sûresi 14/41

[11] Tevbe Sûresi 9/114

[12] Tevbe Sûresi 9/113-114

[13] En’âm Sûresi 6/76-78

[14] Rum Sûresi 30/30

[15] Şuarâ Sûresi 26/70-73

[16] Enbiyâ Sûresi 21/62-64

[17] Tirmizî, Fiten 13 ; Ebû Dâvûd, Melâhim 17

[18] Enbiyâ Sûresi 21/65-67

[19] Şuarâ Sûresi 26/77

[20] Bakara Sûresi 2/258

[1] İsrâ Sûresi 17/15

[2] En’am Sûresi 6/74; Tecrid-i Sarih Tercemesi, 9,108-109.

[3] Tecrid- i Sarih Tercemesi, IX, 108-109

[4] Bkz. Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan yayınevi, İst. 2004 shf.: 200

[5] Nisa Sûresi 4/125

[6] Müslim, Mesacid 23

[7] Müslim, Fezailü’s- Sahabe 3,6,7) Ayrıca bk: Buhari, Salat 80

[8] Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 107

[9] İbn Kesir, I, 442

[10] Âl-i İmrân Sûresi 3/67 ve 95 ; Nahl Sûresi 16/123

[11] Nahl Sûresi 16/120

[12] Nahl Sûresi 16/121

[13] Tevbe Sûresi 9/114

[14] Tevbe Sûresi 9/114

[15] Hûd Sûresi 11/75

[16] Ömer Faruk Harman, “İbrâhim”, DİA, XXI,269

[17] Sa’lebi, s, 72-74, Taberi, 1. 234-235: İbnu’l- Esir, 1. 94-95; DİA, “İbrâhim” maddesi.

[18] Ahmed, Müsned, c.4, s107 ; Ebû Nuaym, Hilye,I,167; İbn-i Esir, el-Kamil,I,124.

[19] Zemahşerî, Keşşaf c.2 s.467; Kurtubi, El-Cami’ li Ahkami’l-Kur’an, c.20 s.24-25

[20] Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi, İst. 1997, Erkam yay. Shf: 321 -323

[21] Ankebût Sûresi 29/27

[22] En’âm Sûresi 6/84-86

[23] Mümtehine Sûresi 60/4

[24] Nisa Sûresi 4/125

[25] Âl-i İmrân Sûresi 3/68

[26] Mâide Sûresi 5/55

[27] İbn Sa’d, Tabakât, I, 46 ; Taberî, Tarih, I, 244 -247

[28] Bkz.: Sâlebî-Arais s.73,74 ; Taberî-Tarih c.1,s.121

[29] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, T.D.V.Y.: 1/145-146

[30] Enbiyâ 21/51 ;

[31] Nahl 16/120-122

[32] Bakara Sûresi 2/131

[33] En’am Sûresi 6/75-79

[34] Âl-i İmrân Sûresi 3/67

[35] Nisâ Sûresi 4/125

[36] Bakara Sûresi 2/135

[37] Nahl Sûresi 16/120-122

[38] Müslim, Mesâcid, 23

[39] Meryem 19/41-42

[40] En’am 6/74

[41] Enbiyâ Sûresi 21/52-56

[42] Meryem Sûresi 19/43-44

[43] Nisâ Sûresi 4/117

[44] Meryem Sûresi 19/45

[45] A’râf Sûresi 7/27

[46] Meryem Sûresi 19/46

[47] Duhân Sûresi 44/20

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here