Sorunlu Değil Sorumlu Müslüman Olmak

0
296

Soru: Çağımızda İslami bir bilince ulaşmış olan Müslümanların Allah’a, Resulüne,  Anne –baba ya, diğer müminlere ve kendisine karşı görev ve sorumlulukları nelerdir?

Cevap: Konunun anlaşılması için öncelikle “Müslüman” tanımı üzerinde durmamız gerekmektedir. Çünkü konunun öznesi olan Müslüman’ı belirleyerek sözü muhatabına söylemiş olalım.

“İslam “ kelimesi Kur’an da iki anlamda kullanılmaktadır.

Birincisi imanî bir derinliği olmayan, sadece dünyevi sebeplerle teslim olmak anlamına gelen bir durumu anlatmak için kullanılmaktadır: “Bedevîler «İnandık» dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama «Boyun eğdik» / teslim olduk deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” Hucurat 49 / 14)

Yaşadığımız dünyada “Müslüman”ım diyen insanların çokluğuna rağmen, aralarında güven duygusunun olmamasının, kardeşlik anlayışının, diğer gamlığın, birbirlerinden uzak durmanın ahlak haline getirilmesinin, birlik ve beraberlikten uzak bunca tefrikanın ortaya çıkmasının, yüreklerdeki kinin, nefretin ve bencilliğin ağızlardan taşmasının, bunca kanın, canın, namusun heder edilmesinin, kendi coğrafyalarında kendileriyle savaşma cehaletinin ve ahmaklığının, dinlerini bölük pörçük ederek her gurubun kendi anlayışını din kabul etmesinin, Allah korkusu ve Ahiret inancının sadece sözden ibaret kalışının tüm sebebi; dilden gönüle ulaşmayan bu tip “İslam” anlayışının ve kabulünün ürünü olduğunu görmek mümkündür.

İkincisi ise, İmanın ötesinde bir anlam ifade etmektedir ki bu durum; Kalpte kesin bir İnanma, organlarda eylem, davranışlarda ibadet ve ahlak olarak tezahür etmektedir. “Rabbi İbrahim’e Teslim ol demişti de o da “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demişti.” (Bakara 2/ 131)

Bu iki İslam kelimesi arasındaki farkı, bu kelimenin geçtiği yerdeki anlam örgüsü ve ayetlerin bulunduğu bağlama bakarak fark etmek mümkün olduğu gibi; Hucurat suresinde olduğu gibi hangi anlamda bir teslimiyet olduğunu ayetin kendisi de açıklamış olabilir. Ayette bunu söyleyenlerin henüz kalplerine imanın yerleşmediğini bizzat Allah Teâlâ açıklamaktadır.

İmanın dereceleri konusunda bir üst seviye daha vardır ki, oda yine İbrahim (as) ile ilgili olarak verilmektedir:

“İbrahim Rabbine: Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı dedi? İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim), dedi…” (Bakara 2/260)

Bu konuda şu üç ifadeye dikkat etmemiz gerekmektedir:  “eslemna”, “amenna”, “tatmeinne kalbî” Teslim olmak, İman etmek ve mutmain olmak. Bu ifadelerin her biri diğerinden daha bir üst seviyeyi göstermektedir. Ancak bunu söyleyen insanlar sözlerinde durup teslimiyetlerini bozmadıkça, Allah ve Resulüne teslimiyetlerini sürdürdükçe yaptıklarının ecrini alacakları müjdesi verilmektedir. (Hucurat 49/14)

İslam kelimesinin bir diğer anlamı da Allah indinde ki “DİN”in adı olarak ifade edilmektedir:

“…Şüphesiz Allah indinde din İSLAMDIR.” (Ali İmran 3 / 19)

“Muhakkak ki ben Müslümanlardanım, diyerek salih amel işleyen ve Allah’a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim vardır?” (Fussılet 41/33)  Bu ayetlerde de ifade edildiği gibi bu dinin adı İslam, bunu kendisine din olarak kabul edip yaşayana da Müslüman ismi verilmiştir. Bu kelime “s.l.m.” kelimesinin “İf’al” babındaki mastarıdır; “esleme, yüslimü, İslamen” şeklinde ifade edilir. Anlamı ise “Teslim olmak” demektir. Yani İslam dini teslim olma dinidir. Herhangi bir kimse, “ben Müslüman oldum” dediği zaman, “ben Allah’a teslim oldum. O ne emrediyorsa, neyi yasaklıyorsa, nasıl olmamı istiyorsa, dilediği- istediği gibi olmayı kabul ettim” demiş olmaktadır. Bu ise kulun Allah ile akitleşmesi, Allah ile sözleşmesidir. Kul bir ömür bu sözünü yerine getirmek için çalışacak ve gayret edecektir. Artık hiçbir konuda kulun muhayyerliği yoktur. Tercih ettiği İslam üzere yaşamayı ahlak edinecek kendini İslam ile kayıtlayacak demektir.

“Allah ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab 33/36)

Şimdi gelelim bu minval üzere “Müslüman” olmuş bir insanın Rabbine karşı görev ve sorumluluklarına: Şunu baştan bilelim ki İslam tevhid dinidir. Bütün işlerin sonucu Allah’a gider. Hiçbir hareketimiz yoktur ki onun sonucu Allah’ı ilgilendirmemiş olsun. Bu nedenle tüm mahlûkata karşı davranışlarımızın ilkelerini belirleyen Allah olduğu için; Bunlara riayet etmekle hem mahlûkata karşı, hem kendimize karşı hem de Allah Teâlâ’ya karşı görevimizi yerine getirmiş olmaktayız. Bunlardan birisini İhlal etme söz konusu olduğunda, başta Rabbimize karşı görevimizi ihlal ve ihmal etmiş olduğumuzun farkında olmamız gerekmektedir:

Örneğin, herhangi birinin canına kıyamadığınız gibi, kendi canınıza da kıyamazsınız, kendi malınızı anlamsız yere harcayamadığınız gibi bir başkasının malını da haksız yere heder edemezsiniz.  Kendi canınıza kast etmekten ve malınızı israf etmekten Allah’a karşı sorumlusunuz. Çünkü Allah, size böyle bir hak vermemiştir. Siz kendinize veya başkasına karşı yaptığınız yanlışta, öncelikle bu yasayı koyan Allah’a karşı suç işlediniz. Onun yasalarını hiçe saydınız demektir.

Bu şuurla hayata baktığımızda neye yönelirsek yönelelim, öncelikle yapacağımız işte Allah’ı hesaba katmak zorunda olduğumuzun bilincinde olmamız gerekmektedir. Değerli değersiz herhangi bir nesneyle münasebetimizde bizi ilkeli olmaya mecbur eden, bu anlayış olacaktır. Eğer insan bu şuurda değilse, yapacakları konusunda onu kimse durduramaz. Allah’ı gale almayan seni beni ötekini gale alır mı? O artık hevasını ilah edinmiş kimseden emir almayan, itaati kendisi için zül kabul eden bir anlayışa sahip olmuş demektir.

İşte bu gün insanlar arasında hak –hukuk gözetmeden alabildiğince saldırganlığın ana sebebi budur.  Allah’a ve Ahiret gününe iman eden bir kimsenin de, dağ başında bile sorumluluklarını yerine getirmek için çırpınmasının sebebi de, Allah’ın nelere kadir olduğuna, her yerde ve her zaman hay ve kayyum olduğuna, her halimizden haberdar ve her şeyi bildiğine gördüğüne ve hesaba çekeceğine olan İmanıdır.

Sözde değil özde Müslüman olan bir kimsenin elinden ve dilinden emin olunur. Sözünden sohbetinden emin olunur. Bir şey emanet edildiğinde, hıyanet etmeyeceğinden emin olunur. Canınıza malınıza ve namusunuza hıyanet etmeyeceğinden emin olunur. Yokluğunuzda ve varlığınızda sizin hak ve hukukunuzu koruyacağından emin olunur. “İman edenler birbirlerinin velisi oldukları için”, Kardeşinin malını, canını, evladını ve tüm değerlerinin korunması konusunda onların velisi, koruyup kollayanı olduğunun bilinci ile hareket etmek zorunda olduğunu bilir.

“Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla değişmeyin, Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; çünkü bu, büyük bir günahtır.” (Nisa 4/2)

“Allah’ın, sizi başına diktiği malları (nızı) aklı ermezlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.” (Nisa 4/5)

“Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin. Onların akılca olgunlaştıklarını görürseniz, mallarını kendilerine teslim edin. «Büyüyecekler de mallarına sahip olacaklar» endişesiyle onları israf ederek, tez elden yemeyin. Zengin olan, onların malını yemekten çekinsin. Fakir olan ise, meşru surette yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, bunu şahitler karşısında yapın. Hesap görücü olarak Allah yeter.” (Nisa 4/6)

İnsanın anne ve babasına karşı görevleri konusundaki itaati mutlak olmayıp bir kayda bağlanmıştır:

“Biz insana, ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak banadır. O zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.” (Ankebut 29/8)

Anne ve baba için itaat isterken bunun sınırını belirlediği gibi bizden olan emir sahipleri için de bir sınır koymaktadır. Mutlak itaat ancak Allah ve Resulü içindir:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de (itaat) edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa 4/59)

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.” (Muhammed 47/33)

Burada Allah ve Resulüne itaat mutlak iken; bizden olan emir sahiplerine itaat mutlak değildir. Aynen anne ve baba ya itaate koyduğu kayıt, “Emirler” /Amirler için de geçerlidir. Bizden olan emirler Allah ve Resulüne itaat ettiği sürece kendilerine itaat edilir. “Halıka isyanda mahlûka itaat yoktur” kuralı gereğince Allahın emrine uygun olmayan bir işte anneye, babaya, herhangi bir emir sahibine ve devlet başkanına da itaat edilmez. Böyle bir günahla emretme hakkını Allah kimseye vermemiştir. İtaat edenler de mazur sayılmazlar.

Müslüman’ın genel olarak görev ve sorumluluğu bireysel manada şahsına yönelik Rabbinin tekliflerini yerine getirmekle sorumluluklarını yerine getirmiş olması mümkün değildir. Bu can bu tende olduğu sürece tüm dünyanın gailesinden mesul olduğunun kaygısını çekmek durumundadır.  Yaşadığı sürece İslamın genel şiarı olan İyiliğe teşvik kötülüğe engel olma vasfını icraya çalışarak kötülüğe akan suyun önüne bir taş koymaya; iyiliğe giden yolun da önünü açmaya ve teşvik etmeye gayret gösterecektir. Zalime engel olurken, mazlumun yanında destek, düşenin yanında dost olmaya çalışacaktır.  Tüm mahlûkat için açılmış bir yürek, hakkın yerini bulması için güçlü bir bilek olma özelliğini sürdürecektir. Aksi halde rabbimizin şu ikazı kulaklarımızda çınlayacaktır:

“And olsun, biz kendilerinden öncekileri de denemişken, insanlar, «İnandık» deyince, denenmeden bırakılacaklarını mı sanırlar? Allah elbette doğruları da ortaya çıkaracak, yalancıları da ortaya çıkaracaktır.” (Ankebut 29/2-3)

“Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: «Allah’ın yardımı ne zaman?» diyecek duruma gelmişlerdi. Bak işte! Gerçekten Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara2/214)

Sözün özü Müslüman, yeryüzünün halifesi sıfatıyla tüm insanlığı Allah’a çağıran, orijinal adıyla salih amel işleyen, hakka destek batıla köstek olan, zalimin ve zulmün karşısında; hakkın, haklının ve mazlumun yanında yerini alan, Hakkın hayata hâkim olması için bütün gücüyle gayret eden, bu yolda kendisine yakin /ölüm gelene kadar sabrı sebat eden, bu yolda olmayı ve ölmeyi en büyük şeref bilen ve şerefi tagutların, zalimlerin, kâfirlerin yanında aramayan, sadece Allah’a kulluk edip sadece ondan yardım isteyen, onun yolunda külfeti nimete tercih eden, şerefi Allahın yanında arayan, tüm hayatında sadece Allah’a dayanıp güvenen ve Rabbini kendine, kendinden daha yakın bilip bu güvenle yaşayan insandır Müslüman…

Soru: Nuh Kaya / Osmaniye

Cevap: Hüseyin Bülbül / İktibas Çizgisi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here