Küresel karantina ilk ama son değil… Beyin fırtınası: Ne yapmalı?

0
424

Koronavirüsün aktif olduğu bu günlerde Independent Türkçe’den Bülent Şahin Erdeğer beyin yazısını sizlerle paylaşmak istiyoruz. 

Herkes evlerine kapanmışken okumaya daha çok vaktimiz var.

O yüzden küresel salgının ürettiği zamandan istifade sizleri tam da bu fenomen üzerinden süren felsefi tartışmaları ve bu vesileyle bir okuma listesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kapitalizmin en önemli özelliği, mutasyon geçirerek karşılaştığı tehditlere karşı adapte olabilmesidir. Tıpkı biyolojik virüsler gibi.

Adaptasyonun ve sürekli kendini yenilemenin iktidarların doğasında olması kurumlarının ve tahakküm tekniklerinin gelişmesini de beraberinde getiriyor.

Otorite(ler) birer ilişki ağı olarak küreselleştiklerinden, yaşanan gelişmeleri kendileri için fırsata çevirmekte de ustalaşmış durumdalar.

2019’un Kasım-Aralık aylarında ortaya çıkan yeni tip koronavirüs (Kovid-19), 2020’ye geldiğimizde küresel bir salgına, salgın da gönüllü/dayatma versiyonlarıyla küresel karantinaya yol açtı.

Tarihte ilk kez bu çapta küresel bir salgın ve karantina olgusunun yaşanması doğal olarak yıllardır sağlık kurumu, karantina kavramları üzerinden sosyal bilimler ve felsefede söylem inşa eden Foucault’yu gündemleştirdi.

80’lerden bu yana sosyal bilimlerin “kutsal rehberi” olarak kabul edilen Michel Foucault, sağlık sektörünün modernitenin ve devamında post-modernitenin bir tahakküm alanı olduğunu detaylı biçimde analiz etmişti.

Herhangi bir ciddiyeti olmayan, aksine düşünmeyi bloke eden komplo teorilerinin gürültüsünden sıyrılabilirsek küresel Kovid-19 karantinasının felsefe dünyasında hararetle tartışıldığını da duyabiliriz.

Foucault’ya dönersek. O’na göre hükümdarın tekelinde olan hayat ve ölüm hakkına dayalı iktidar biçiminden, nüfusun sağlığını (ve verimliliğini) garanti etmeye çalışan iktidar biçimine geçtik.

Bu değişim daha önce tanık olmadığımız bir şekilde her türden devlet müdahalesinin ve cebrinin artmasını ve yaygınlaşmasını beraberinde getirdi.

Zorla aşılamadan kamusal mekanlarda sigara içmeyi yasaklamaya kadar çok çeşitli örneklerde biyopolitika kavramı, sağlık politikalarının siyasi ve ideolojik boyutlarını anlamada anahtar rol oynadı. 

Bu durum hastalığın artık toplumsal bir sorun olarak ele alınması anlamına geliyordu. 19. yüzyılda gerçekleştirilen sıhhi reformlar genel olarak tıbbi uygulamaların siyasi ve idari olarak merkezileşmesi, karantina gibi salgınları önleyici müdahalelerin artması ve tıbbi pratiklerin idari coğrafyanın uzak noktalarına yaygınlaşmasıydı. Bu dönemde ayrıca bebek ölümlerine özel bir ilgi belirmişti. 2

Peki bu Modern Tahakküm durumu sürdürülebilir mi?

Yaygın bir klişenin aksine küreselleşme olgusu ulus devletlere karşı değildir.

Kapitalizmin tahakkümü ulus devlet projesini ortadan kaldırmanın aksine ulusalcı söylemler aracılığıyla yayılmaktadır.

Kapitalizmin şaha kalktığı zemin ABD değil Çin’dir. Deng Şiaoping iktidar döneminde Çin, 1982-1987 yıllarında devlet kapitalizmine ya da diğer deyişle kapitalist diktatörlüğe geçmiştir.

Dolayısıyla liberal demokrasilerden çok diktatörlükleri ama Çin modeli gibi devlet kapitalizmini daha çok sever.

Ya da diğer bir ifadeyle neo-liberalizmin eko-politik bir tehdit oluşturmadığı sürece totaliter rejimlerle herhangi bir sorunu yoktur.

Bu gerçeği bir yere not edip biyopolitikaya geri dönersek, son dönemde dünyada Brezilya ve Arjantin’den ABD’ye, Britanya’dan Kıta Avrupası’na, Rusya’dan Türkiye ve Hindistan’a oradan Avustralya’ya uzanan hat boyunca aşırı sağ ve muhafazakarlığın yükseldiğine tanık olduk.

Küresel karantina öncesi küresel bağlam

İnsan hakları talepleriyle tabandan yükselen “Arap Baharı” isyanları, karşı devrimci boğma girişimleriyle şimdilik bastırıldı.

Batı destekli Körfez monarşileri ile Rus-İran cephesinin çıkar örtüşmesi sayesinde bastırıldı halk isyanları.

Nasıl? Libya ve Yemen iç savaşa sürüklendi, Mısır’da darbe yapıldı, Bahreyn ve İran muhalefetleri sindirildi, Suriye devrimi ise ağır ötesi bir şiddetle imha edilmeye çalışıldı.

İsyanları stratejik olarak destekleyen Katar ise kuşatmaya alındı. Ancak her ne kadar bastırılmış olsa da sorun çözülmeyip halının altına süpürüldüğünden, gelecekteki yeni ‘Bahar’ dalgaları için buzdolabına kaldırılmış oldu sadece.

Despotizm ve aşırı sağ tüm dünyada yükselirken hemen salgın öncesi Hindistan’da 300 milyon Müslümana yönelik baskı politikaları zirveye çıkmış, Lübnan tarihinin en büyük sivil protestolarına sahne olmuş; Fransa’da sarı yelekliler ve Irak’ta da Lübnan’a benzer kitlesel protesto gösterileri devam ediyordu.

Çin’deki parti diktatörlüğünün Uygur Türkleri ve Hong Kong başta olmak üzere tüm Çin halkına yönelik tekno-diktasını yüz tanıma sistemleri vs. ile daha da geliştiriyordu.

Avrupa kentlerinde sıkıyönetim ilan edilirken ABD’de bazı kentlerde asker sokağa indi.

Yeni Tunus Başbakanı İlyas el-Fahfah Meclis’ten OHAL yetkileri isteyince siyasi partiler, ‘tekrar diktatörlüğün yolu açılabilir’ gerekçesiyle buna karşı çıkıyor.

Sokaklara dökülen Lübnanlı ve Iraklı göstericilerin evlerine dönmeleri de her iki ülkede de saatli bir bomba.

Şimdiden Hem Lübnan hem de Irak devletlerinin yetersiz, kırılgan yapıları sebebiyle yeni krizlerle sarsılıyor.

Örneğin Lübnan hükümeti yurtdışında mahsur kalan vatandaşlarını ülkeye getiremediği için dağılma riskiyle karşı karşıya. Irak’ta ise açlık uyarıları yapılıyor.

Tam da bu bağlamda ortaya çıkan salgın, gönüllü ya da zorla “evde kalma durumu” ve karantina hali Foucault’nun “büyük kapatılma” kavramını tekrar gündeme getirdi.

Foucault, 1656’da Paris’te “genel hastane”nin açılmasını modern ulus devletin kökeni olarak açıklar.

“Genel hastane” ideal vatandaşın yaratılması için kurulmuştu. Hastalar, suçlular, akıl hastaları, sakatlar, dilenciler kolluk kuvvetlerince toplanıp buraya kapatıldılar.

Ulus devlet, artık halkını sağlık ve güvenlik üzerine otoritesini meşru temele oturtuyordu. Çünkü sağlıklı vatandaş iyi bir emek gücü ve üretilen malın iyi bir tüketicisi olabilir.

O yüzden küresel kapitalizmin tekelci şirketleri ulusal devletlerin sağlıklı vatandaşını “yaşatmak” zorundadır.

Gıdasını, ilacını, silahını üretip satar tükketirip para kazanır. Sistemin işlemesi için bu döngünün kırılmaması gerekir.

Foucault’nun ilk “büyük kapatılma” ile başladığını belirttiği modern küresel tahakküm ağı, labaratuvarlarda üretilen ya da geliştirilen sentetik virüslerin biyolojik silah olarak masada tutulmasına ya da doğal yollardan mutasyon geçiren virüslerin doğurduğu salgınların politik tahakküm için bir fırsata dönüştürülmesine sebep oldu.

Tarihte ilk defa tanık olduğumuz küresel karantina ise, Foucault’nun gözünden kaçan bir davranış tarzı tetiklenmişti.

Byung-Chul Han’ın ifadesiyle;

Özgürlük ve sömürüyü kendini sömürme şeklinde bir araya getiren bu iktidar tekniği Foucault’nun gözünden kaçmıştır.

Byung-Chul Han’ın psiko-politikada kendi deyimiyle “dijital panoptikon” çağından konuşması çünkü kendisinin de ifade ettiği gibi:

Dijital panoptikon, sakinlerinin kendilerini gönüllü olarak sergilemesinden yararlanır. Kendini sömürme ve kendini ışıklandırma da aynı mantığı izler. Her seferinde özgürlük sömürülür. Dijital panoptikonda enformasyonu irademiz dışında elimizden alan ‘Big Brother’ bulunmaz. Kendimizi kendi isteğimizle sergiler, hatta çıplaklaştırırız.

Dolayısıyla küresel salgın ilk toplu kapatmadan farklı olarak toplu kapattırma/kapanma olarak tanımlanabilir. (“Psikopolitika ‘Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri”, Metis Yay.)

psikopolitka.jpg

Peki, haklı sağlık kaygısı/ölüm korkusu ile kendiliğinden gelişen bu gönüllü tahakküm-sömürü-sıkıyönetim durumundan nasıl sonuçlar doğacaktır? 

Başta belirttiğim bağlamı hatırlayalım. Egemen ve yerel despotlar karantinalar yoluyla olağanüstü hal ilan ederek devletin gücünü arttırdılar.

Oysa bu virüsün doğması, kontrol altına alınamaması ve sağlık sistemlerinin yetersizliğinden aynı otoriteler sorumluydu.

Bu noktada Fransız filozof Morin’e kulak verelim zamanla ilgili kavramların değişeceğine ilişkin yorumu da şöyle:

Tecrit sayesinde, içinde bulunduğumuz sıkışık olmayan, metro-iş-uyku arasında kaybolmayan zamanda kendi kendimizi bulabiliriz. Yani, aşk, arkadaşlık, şefkat, dayanışma, hayat şiiri. Tecrit, yaşam tarzımızda detoksa başlamamıza, iyi yaşamanın ne olduğunu anlamamıza ve her zaman ‘Biz’i de dahil ederek ‘Ben’i tatmin etmemize yardımcı olabilir. Ekoloji, nükleer silahlar, işlemeyen ekonomiler gibi küresel tehlikeler, insanlar için kaderci bir toplumu yarattı. Ama farkındalık yaratmadı.

“Bu virüs bugün, bu kaderci toplumda ani ve trajik bir aydınlanma sağladı. Sonunda farkına varacak mıyız? Pandemiyle mücadelede uluslararası dayanışma ve ortak kuruluşların yoksunluğunda, bencil milletlerin kendi içlerine kapandığına tanık oluyoruz” diyor.

Agamben neden yanıldı?

Giorgio Agamben.jpeg
Giorgio Agamben

Morin’in tavrı gerçekçi ve salgınla yüzleşip ders çıkartmaya yönelik. Ancak aynı şeyi post-yapılsalcı filozoflardan Giorgio Agamben için söyleyemeyeceğim.

Agamben, “Covid-19: Gerekçesiz Bir Acil Durumun Yarattığı İstisna Hali” başlıklı makalesinde İtalya’da Kovid-19 salgını olmadığını ve olmayacağını devletin olağanüstü hal uygulaması için salgını “uydurduğunu” iddia etti.

Bu tutum, kuşkusuz Agamben’in teorisi için gerçekliği çarpıtması hatta yok sayması demekti.

Oysa Agamben, kendi tezlerini revize edip geliştirmek yerine var olan gerçekliği ona uydurmaya çalıştı.

Bu yazı yazılırken sadece İtalya’da virüse yakalanan sayısı (30 Mart itibarıyla) 97 bin 689 idi ve 11 bin 591 kişi hayatını kaybetmişti ve bu rakalmlar artmaya devam ediyor.

Dolayısıyla Agamben’e itiraz onun kadim dostu Jean-Luc Nancy’den geldi.

Nancy şöyle diyecekti:

Giorgio, hükümetlerin sürekli olarak istisna hali yaratmak üzere her türlü bahaneyi kullandığını belirtiyor. Ancak her alanda (hareket, her türde ulaşım, tohumlama, maddelerin yayılması vs.) teknik olarak her şeyin birbirine bağlı olduğu, bu bağlantıların nüfusa oranla artarak daha önce görülmemiş bir yoğunluğa ulaştığı bir dünyada istisnanın kural haline geldiğini gözden kaçırıyor.
Zengin ülkelerde bile nüfusun bu artışı ömrün uzayacağı beklentisini beraberinde getiriyor, bu da yaşlı ve genelde risk altında olan insan sayısının da artacağını gösteriyor.
Yanlış hedefi vurmamak için dikkatli olmalıyız: mevzu bahis olan uygarlığın tamamı, bundan hiç şüphe yok. Burada bir tür viral istisna – biyolojik, bilgisayar-bilimsel, kültürel – söz konusu, bu da pandemi. Hükümetler katı cellatlardan gayrı bir şey değildir, burada onlara patlamak politik bir düşünceden ziyade şaşırtma manevrası gibi görünüyor. 3

Slovaj Zizek de Agamben’e itiraz ederken şöyle dedi:

Agamben’in tepkisi, virüsün yayılmasıyla ortaya çıkan ‘abartılı panik’i, toplumsal kontrol amaçlı iktidar uygulamalarıyla dizginsiz bir ırkçılığın ifadesi olan belli unsurların karışımı olarak gören yaygın Sol duruşun uç bir formu (‘ya doğayı ya da Çin’i suçla’).
Gelin görün ki böyle toplumsal bir yorum tehdidin gerçekliğini ortadan kaldırmıyor. Bu realite bizi kendi özgürlüklerimizi azaltmaya itiyor mu?
Karantinalar ve diğer tedbirler elbette özgürlüğümüzü kısıtlarlar, bu konuda olası istismarları ortaya çıkarmak için yeni Assange’lar lazım.
Fakat viral enfeksiyon tehdidi, yeni yerel ve küresel dayanışma biçimlerine muhteşem bir ivme verdi, dahası bizzat iktidarı kontrol etme gereksinimini aşikâr hale getirdi.
İnsanlar devleti sorumlu tutmakta haklılar: İktidar sende, hadi göster ne yapabileceğini! Avrupa’nın karşı karşıya kaldığı zorluk, Çin’in yaptığının daha demokratik ve daha şeffaf bir şekilde yapılabileceğini ispat etmektir. 4

Judith Butler ise, salgına karşı üretilen aşılara yönelik dikkatlerimizi çekiyor:

Toplumsal ve ekonomik eşitsizlik yüzünden virüs illa ayrımcılık yapacak. Ayrımcılık yapan virüsün kendisi değil ama ulusalcılık, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve kapitalizmin birbiriyle örtüşen güçlerinin şekillendirdiği ve canlandırdığı biz insanlar bunu kesin yapacağız.
Önümüzdeki yıl, bazı insan mahlukatın diğerleri pahasına yaşama hakkı iddia ettiği, yası tutulabilir ve tutulamaz yaşamlar, yani ne pahasına olursa olsun ölümden korunması gerekenler ve hastalık ve ölüm karşısında korunmaya değer görülmeyen yaşamlar arasındaki suni ayrımı yeniden tesis ettiği acı veren senaryoyu görmemiz muhtemel görünüyor.

Peki, Chomsky nasıl uyarmıştı?

Noam Chomsky.jpg
Noam Chomsky

Alien Perspective isimli teorisinde (bkz. Biz Ne Tür Yaratıklarız? Noam Chomsky, BGST Yay.) insanın yaşadığı zihinsel evrim neticesinde bugün içerisinde bulunduğu durumu ele alır.

200 bin yıl önce ortaya çıkan yeni bir canlı türü olan bugünün insanının, radikal bir biçimde o güne kadar ortaya çıkan türlerden farklı olduğunu belirten Chomksy, teorisinde binlerce yıl etrafta gezinen, üreyen, avlanan, meyve toplayıp yaşayan insanın daha sonra büyük bir değişim yaşadğını ortaya koyar.

İnsan artık tarım ile uğraşmaya başlamış, şehirler inşa etmiş, savaşlar çıkarmıştır. Bunların sonucunda komplike kültürler ortaya çıkmıştır.

20’nci yüzyılda ise dünya üzerindeki en radikal formdaki canlı olan insan, devasa savaşlarla yıkımlar yaşamış ve 1945 yılında dramatik bir çağ olan ‘nükleer çağ’a adım atmıştır…

İnsanın artık kendi sonunu kendi zihinsel evrimi ile getireceği noktanın kıyısında olduğunun altını çizen Chomksy, Alien Perspective’de insan türünün 1945 yılından beridir bu tehdit altında yaşadığını tüm çıplaklığı ile ortaya koyar.

Jeologların tarihi Pleistocene, Holocene gibi epoklara böldüğü ifade edilen teoride, epokların birçoğunun milyonlarca yıl sürdüğü ve İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile yeni bir devrin başladığı kaydedilir.

İşte insan evriminin sebep olduğu öz-yıkım tam da bu epok ile daha da belirginleşir…

Dramatik değişimlerin yaşandığı Anthropocene isimli en son epokta çevrenin transformasyonu hızlanmıştır.

Bu durum ise insan türünün artık yıkımın eşiğinde olduğunun en büyük habercisidir.

Çok büyük başarılara imza atan, üst seviyede gelişen insan zihni; günün sonunda öylesine tuhaf evrim geçirmiştir ki sabahın bir körü sosyal medyada türlü saçmalık üstüne kafa yorarken, insan tarihindeki en büyük problem olan insanlığın devam edip etmeyeceği ile ilgili sorgu yap(a)mama derecesine ulaşmıştır.

Chomsky’nin altını çizdiği gibi insan zihninin evrimi çok önemli buluşlara imza atmıştır, lakin insan neslinin devamının nasıl garanti altına alınacağını sorgulayamayacak derecede tuhaf da bir hal almıştır.

1945 yılında ‘nükleer çağ’a adım atılmasının ardından insan türünün kendi yarattığı ve özyıkıma sebep olan durumdan kurtulmak için insan neslinin birleşmesi gerekliliğinin konuşulmaya başladığını anımsatan Chomsky, ünlü fizikçi Albert Einstein tarafından Dünya Hükümeti fikri ortaya atıldığını, 1940’lı yıllarda en çok satan kitapların insanın Dünya Hükümeti’ne nasıl geçiş yapabileceği üzerine akıl yorduğunun altını çizer.

İlk başlarda BM’nin bu amaç doğrultusunda kurulduğu dile getirilen teoride daha sonraları BM’nin milliyetçilik ve Soğuk Savaş’ın duello sahnesine dönüştüğüne dikkat çekilir.

Nükleer savaş riskine, küresel ısınmaya ve çevrenin fütursuzca insanlığın bencil emelleri için dönüştürülmesine çözüm bulunmaması durumunda; 21’nci yüzyıl, Chomsky’e göre organize insanın yaşamının artık son yüzyılıdır.

Chomsky, küresel ısınma sonucunda artık çok daha uzun süren kuraklıkların aslında tahmin edilenden çok daha farklı sosyal/politik etkileri olduğunu belirtir.

Suriye ve Darfur’da yaşanan savaşın kuraklıkla doğrudan ilişkisi olduğunu ifade eden Chomsky, her iki ülkede savaşın öncesinde yaşanan uzun süreli kuraklıklar ile büyük şehirlerdeki gettolara göç eden milyonlarca nomadik ve kırsal nüfüs neticesinde yaşanan sosyal patlamaları buna örnek gösterir.

Diğer yandan Chomsky’e göre kontrol altına alınamayan salgın hastalıklar da yine insan eli ile yaratılan bir yıkımdır.

Endüstriyel üretimin yaydığı karbon dioksit, metan gazının küresel ısınmanın en büyük sebeplerinden olduğu berlitilen teoride hayvanlara enjekte edilen antibiyotiklerin ve hayvanların yetiştirildiği koşulların yaşanan salgın hastalıklarda önemli rolü vardır.

İstiflenmiş şekilde yetiştirilen hayvanların koşulları, aşırı antibiyotik kullanımı ile mutasyon geçiren bakteriler, onlarla mücadele için üretilen ilaç teknolijilerinden daha hızlı büyümektedir.

Dünya Hükümeti’ne geçişte atılan adımların başarısızlığı, gücü elinde bulunduran odakların çeşitliliğinin artması, çok uluslu şirketlerin tahmin edilemeyecek şekilde global politik aktörlere dönüşmesi, nükleer savaşın bugün Soğuk Savaş döneminden çok daha yakın olması, küresel ısınma sonucunda deniz seviyesinin akıl almaz şekilde yükselmesi, Himalayalardaki su kaynağı buzulların erimesi ile oluşan susuzluk ve oluşacak potansiyel milyonlarca mülteci, yaşanan kuraklıklar ile insan, artık çok yakın bir yıkımın eşiğindedir fakat eylemsizdir. 5

Sancılar

Tüm bu beyin fırtınası, sadece egemen söyleme itaat ederek bu süreci atlatacağını zannedenlerden de aklını yitirirerek korku tüccarlarının eline düşmüş komplo teorileriyle ayartılmış paranoyaklarlardan da başka bir yol gösteriyor bizlere.

Küresel salgın ve devamında gelen “küresel kapattırma” yukarıdan aşağıya bir ağ şeklinde yayılan tahakkümü kırarak süreci tersine çevirmemiz için bir başlangıç olabilir.

Juli Zeh’in yakın gelecek için kurguladığı sağlık kontrolü eksenli uygarlık romanı “Temize Havale” (Metis Yay.) gerçek mi olacak?

Foucaultcu distopik bir roman “Temize Havale” lakin bizi Ursula Leguin’in ‘Mülksüzler’indeki gibi ikiye bölünmüş bir dünya da bekliyor olabilir ya da John Zerzan’ın düşlediği Uygarlık öncesine dönmüş “Gelecekteki İlkel” de kim bilir!

Chomsky’nin zihinsel evrimin yıkımı dediği sonu yaşarsak -ki bu pek olası- o zaman Kovid-19 ile başlayan yeni iletişim yeni örgütlenme yeni tahakküm ve yeni direniş biçimlerine tanık olacağız. Nasıl?

Karantinalar arası müşterek karşılıklı yardımlaşma birimleri kuracağız/kurmalıyız. Bu ağlar
yeni üretim ve paylaşım biçimleri geliştirecektir.

Küresel salgın daha büyükleri için bir tatbikat/prova aslında. Ve daha şimdiden karantinanın çökerttiği ekonomik yapı sebebiyle pek çok yerde faturalarını ödeyemeyen kitleler zorunlu sivil itaatsizlik aktivistlerine dönüşüyorlar.

Toplu kira grevleri beraberinde geliyor ve tabi karantinta emekleri hiç sayılan işçilerin grevleri de cabası…

Kovid-19 küresel salgını bir ilk ama son değil

Önümüzeki süreçte küresel iklim değişikliğini, aşıları, bilimsel tecrübeyi, felsefi kafa yormaları, dinsel ve sosyal anlam arayışlarını daha çok dikkate alacak insanlık.

Önümüzdeki yakın gelecekte Kovid-19’dan daha zorlu ve dehşetli virüslerle, daha çetin doğal afetlerle ve sosyal sınıfsal çalkantılarla karşılaşacağız.

Devlet otoriteleri çöken sağlık ve ekonomi sebebiyle erimeye başlayacaktır.

Devleti var kılan en temel sebepler teker teker ortadan kalkınca son “meşruiyet”i olan güvenlik de sağlanamaz olunca bu süreç bir fetret terörünü beraberinde getirecektir.

Sokak terörü sürdürülebilir olmadığından insanlar yeni ilişki, dayanışma yöntemleriyle 10 bin yıl önce zaten yaşadığı gibi avcı-toplayıcı yatay yönetim birimlerini tekrar örgütleyebilecekleri gibi teknolojik-bilimsel birikim tamamen imha olmayacağından daha eşitlikçi, sosyal adaleti sağlayabilecek doğayla uyumlu yeni toplum modelleri üreyecektir.

Eskiden hayalcilik diye tahfif edilen bu olasılık aslında insanlığın onbinlerce yıl yaşadığı; ancak son evresinde terk etmeye başladığı yaşam-örgütlenme tarzıdır.

Özellikle modernitenin hayali cemaatleri Ulus devletler öncesi dönemde de daha sık rastladığımız yardımlaşma ağlarıdır. 6

O sebeple kendi kendini denetleme ve gönüllü işbirliği ağlarının geleceğimizde tekrar ortaya çıkması gayet akılcı bir yoldur.

Evet. Kapitalizmin yıkıldığını düşlemek, şu koşullar altında bile, ıslah edilip hepimizin ihtiyaçlarını adil ve eşit bir şekilde karşılayacak bir şekilde hizmete sokulduğunu düşlemekten daha kolay.

 

 

  1. Panagiotis Sotiris, Agamben’e karşı: Demokratik bir biyopolitika mümkün müdür?; https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2020/03/16/agambene-karsi-demokratik-bir-biyopolitika-mumkun-mudur/)
  2. Porter, D. [1999]. Health, Civilization and The State:
    A History of Public Health From Ancient To Modern Times,
    London: Routledge. 2005, s.164
  3. https://terrabayt.com/dusunce/viral-istisna/
  4. bkz. https://terrabayt.com/dusunce/gozetlemek-ve-cezalandirmak-mi-evet-lutfen/
  5. Çağıl Günalp, Zihinsel evrimin yıkımı! http://www.yeniduzen.com/zihinsel-evrimin-yikimi-95265h.htm
  6. Bkz. Harold Barclay Efendisiz Halklar: Bir Anarşi Antropolojisi, Çev.Zarife Biliz, Sümer Yay. 2017

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

Bülent Şahin Erdeğer / © The Independentturkish