Dr.Ali Şeriati – DİNE KARŞI DİN

0
2304

ALI ŞERİATI

    İranlı düşünür ve sosyolog. 1933’te Meşhed kenti yakınlarındaki Mezinan’da doğdu. Öğrenimini kendi ülkesinde tamamladıktan sonra, doktora öğrenimi için Fransa’ya gitti. O yıllarda konferans ve kitaplarıyla Avrupa’da İslâmî bir topluluğun oluşum ve gelişimine katkılarda bulundu.

Fransa’da bulunduğu yıllarda, Cezayir Kurtuluş Savaşı’na yazı ve konuşmalarıyla destek oldu. Emperyalist güçlerin İslâm ülkelerine yönelik sömürü faaliyetlerine karşı çıktı ve düşüncelerini bu konu üzerinde yoğunlaştırdı.

    Doktorasını tamamlayıp ülkesine döndüğünde tutuklandı ve bundan sonraki hayatının büyük bir bölümü hapis ve sürgünde geçti.

Londra’da sürgünde bulunduğu sırada 1977’de “Savak” ajanlarınca şehid edildi.

    Felsefe, sosyoloji ve dinler tarihi başta olmak üzere, çeşitli bilim dallarına ait çoğunluğu konuşma ve konferanslardan oluşan 300’e yakın eseri bulunmaktadır.

SUNUŞ

    Merhum Şeriatî’den (1933-1977) Türkçe’ye çevirilen eserlerin sayısı az değildir. Hayatı hakkında da Ali Şeriatı Üzerine Bir Oturum (İstanbul 1984) adlı küçük kitaptan daha geniş bilgi alınabilir (s. 12-22). Yine bu kitapçıkta elinizde çevirisi bulunan Dine Karşı Din başlıklı konuşmaya da değinilmektedir (s. 16).

    Ben de Dr. Şeriatî’nin bir diğer konuşmasını Türkçe’ye çevirdim ve 1984’te yayınlandı: İnsanın Dört Zindanı, İstanbul 1984, 2. basım 1985, 3. basım 1990.

    Dr. Şeriatî’nin bütün eserlerinin Türkçe’ye çevirilmesi yerinde olurdu. Ne var ki, çeşitli sebeplerle bu çalışmanın gerçekleştirilmesi kolay değildir. Aynı konuşma ve metinler çeşitli adlarla yayımlanan çeşitli derlemelerin içinde tekrarlanmış olabilir. Ayrıca, bu külliyatın Farsça aslının eksiksiz olarak sağlanması bile -denemiş olan bilir- nice güçlükler yaratır. Tekrarları önlemek için, konuşmaların kendi adları ile mümkün olduğu kadar ayrı kitapçıklar halinde yayımlanmaları belki Türkiye’de daha iyi bir yöntem olur.

    Zorluklar yalnız teknik ve maddî alanda değildir. İran çevresinde dipnot koyma ve açıklama gereği duyulmayan bir ad veya terime, Türkçe’de uygun bir karşılık bulunama-yabilir, bulunsa bile yanlış anlamalara sebep olabilir; dolayısıyla da amaca ulaşılmış olmaz. Çünkü o ad veya terimler yalın haliyle okuyucuda yazarın beklediği çağrışımı yapmaz. Şu halde Batılı isimlerin çoğu kez Latin harfleri ile tekrarlanmayıp Arap harfleri ile yazıldığı, matbaada dizilmemiş, -her zaman da okunaklı olmayan- daktilo yazısı ile çoğaltılmış metinlere dipnot koyma gereği doğar. Bu notlar çoğu zaman çevirenin karşısına çetin kaynak sorunları çıkarır.

    Bundan başka çok çetin iki sorun daha gelir: Birincisi şudur: Ali Şeriatı, -kendi kullandığı terim ile söylersek- Te-şeyyü-i Safevî [Safevî Şiîliği] mensubu bir düşünür değildir. Bu sebeple, yazdıkları, Şahlık döneminde sadece yönetimin tepkisini davet etmekle kalmamış, aynı zamanda Safevî Şiîliği çevrelerinin de tepkisini uyandırmıştır. Şeriatî’nin eserlerinin Türkçe’ye çevirisinde ise, farklı çevre şartlan dolayısı ile, bu kez de Şeriatî’nin     Tesennün-i Emevî [Emevî Sünnîliği] dediği görüş mensuplarının tepkisi ile karşılaşılabilir.

    Hesaba katılması gereken bir diğer hukukî zorluk da merhum Şeriatî’nin bir İslâm düşünürü olmasından doğmaktadır. Şahlık dönemindeki İran anayasası da “İslâm’ın tervîci” gibi ilkeleri olan bir anayasa idi. Buna rağmen, o dönem yönetimi, Şeriatî’nin, anayasaya uygun yönde İslâm’ı savunmak ve anlatmak istemesine karşı çıkıyordu. Bizde de anayasa din ve civdan hürriyetini, düşünce hürriyetini, bilim hürriyetini tanımasına rağmen, bilimsel çeviri yapılması bile göründüğü kadar kolay değildir. Bu sebeple, elinizdeki metnin bazı cümleleri, bir yandan Tesennün-i Emevî tepkisi, diğer yandan anayasa bilgisi fazla olmayan bilirkişilerin tepkisi hesaba katılarak hafifçe yumuşatılmış veya özetlenmiştir. Bu yerler, dipnotlarında belirtilmiştir. Okuyucuya saygısı olan bir çevirmen bunu yapmamalıdır, biliyorum. Ne var ki, kaygı; saygıdan önce gelir. Okuyucuların bu hususu anlayışla karşılayacağını ümid ediyorum.

    Şarkiyatçılar/oryantalistler de merhum Şeriatî ile ilgilenmektedirler. Ne var ki, İslâm ile ilgili birçok konuda olduğu gibi, işin içinde olmayan gözlemcilerin, hele Hristiyan-lık göz önünde tutularak ortaya atılan modernizm, reform, fundamentalizm gibi terimlerle yaptıkları değerlendirmelerin tekrar ve yorumlanıp değerlendirilmeksizin, diğer bir deyişle, eleştirilmeksizin Türkçe’ye aktarılmaları yeni yanlış anlamalara yol açabilir. İnşallah Ali Şeriatî’den yapacağım çeviriler devam ederse, dipnotlarında veya “sunuş” yazılarında Batı’da yapılan bu değerlendirmelerden görebildiklerime değinmek ve eleştirmek istiyorum. Mesalâ Hamburg Üniversitesi profesörlerinden W. Ende’nin değerlendirmelerinde de, -bütün ciddiyetine rağmen- okuyucuda yanlış çağrışımlara yol açabilecek yönler vardır. Prof. Ende, Ali Şeriatî’yi, yine İran kökenli Seyyid Cemalüddin Afganî’nin (Ö. 1897) doğrudan doğruya veya dolaylı öğrencileri olan Sünnî modernist düşünürlerden de etkilenmiş, Fransa’daki öğrenimi sırasında bir yandan Batı bilimi ile doğrudan temasa geçerken, diğer yandan Cezayir Bağımsızlık Savaşı tartışmalarına tanık olmuş, ünlü bir din adamının oğlu olarak İslâm ve Şiîlik’in temel inançlarını da bilen Şiî modernist bir toplumbilimci olarak görür. Oysa Ende’nin de belirttiği gibi, bu düşüncede Kur’an yorumu esastır ve bu modernistler Batı’daki anlamıyla modernist değildir. Diğer bir deyişle -ve mutlaka Batı terimleri kullanmak gerekli ise- her mü’min, Kur’an-ı Kerim’in temel ilkeleri ve değişmez değerler açısından fundamentalist, bu ilke ve değerleri dış dünyanın değişkenliği karşısında koruyabilme ve ilerleme yönünde yine bu değerlerden yararlanabilme (ictihad) yönünden modernisttir. Yine Prof. Ende’nin Ali Şeriatî’nin düşüncelerini açıklarken kullandığı “reform” terimi de bu düşünceye uymaz. Temel ilke ve değerleri belirleyen kaynak olan Kur’an-ı Kerim -Kitab-ı Mukaddes’den farklı olarak- tahrif edilmediği için, İslâm’da, bu anlamda, reforma ihtiyaç yoktur; ictihad yeterlidir. Kaldı ki, Batı’da reform hareketinin en önemli adı M. Luther (1483-1546), Hz. İsa’ya dönüşün değil, o’ndan büsbütün uzaklaşmanın öncüsü olmuş, yararı sadece Alman diline dokunmuştur. Calvin (1509-1564) de aynı durumdadır. (W. Ende’nin değerlendirmeleri için bkz. Iran in der Krise, Bonn, 1980 içinde: Der scbiitische islam als Politische Kraff).

    Ali Şeriatı, 44 yaşında iken, 1977’de dünya hayatı son bulmuş olan genç ve heyecanlı bir bilim adamıdır. Dinî eğitim ve inancının sağlamlığı bütün eserlerinde görülür. Genç yaşında öleceğini biliyormuş gibi, söylenmemiş bir şey kalmasın diye, coşku içinde, bütün düşüncelerini heyecanlı bir üslûpla aktarmaktadır. Bu düşünceler temelde doğru ve istisnasız iyi niyetle ileri sürülmüş düşüncelerdir. Ne var ki, bazı değerlendirmeleri ilk bakışta sarsıcı gelebilir. Böyle bir değerlendirme ile karşılaşıldığında derhal Yazar hakkında kötü zanna kapılmak yerine; Yazı’nın, Ki-tab’ın veya Konuşma’nın bütünü değerlendirilirse, yanlış anlamaları önleme amacı ile sık sık yaptığı açıklamalarla, Yazar’ın okuyucuyu aynı düşünceye alıştırmak istediği ve bu değerlendirmenin belki de yanlış olmadığı görülecektir.

Elinizdeki konuşma metninde “Din halk yığınlarının afyonudur” sloganı ele alınmakta ve İslâmî açıdan eleştirisi yapılarak doğru sonuca varılmaktadır.

Dr. Şeriatî’yi rahmetle anar, bu çevirinin üzerintle düşünülmeye değer bulunacağını ümid ederim.

Prof. Dr. Hüseyin Hatemî İstanbul, Mayıs 1990

ÜÇÜNCÜ BASKI ÜZERİNE

Merhum Şeriatî’nin en önemli konuşmalarından birisi olan bu metin, üçüncü baskıda gözden geçirilmiş, fakat önemli hiçbir değişiklik yapılmamıştır.

Şeriatı Külliyatı’nı tam olarak elde etme gayretim henüz sonuç vermedi. Elde edebilirsem, Allah’ın izni ile, merhum Şeriatı düşüncesi üzerine genel bir değerlendirme yayınlamak istiyorum.

Şeriatî’ye rahmet diler, Şeriatı okuycularmın uyarı ve düşüncelerini beklerim.

Prof. Dr. Hüseyin Hatemî İstanbul, Mayıs 1990

DİNE KARŞI DİN

Bu başlıktan dolayı zihinlerde bir tereddüt doğması ve anlamının ilk başta açıkça anlaşılamaması mümkündür. Bunun sebebi de şudur: Şimdiye kadar biz dirim, küfre karşı olduğunu ve öteden beri de bunun böylece süregeldiğini sanmışızdır. Bu sanımıza göre, tarih boyunca savaşlar din ile dinsizlik arasında olagelmiştir. Bu sebeple, başlık ilk bakışta garip, anlamı kapalı, şaşırtıcı ve kabul edilemez görünebilir. Oysa ben belki de daha önceleri sezmekte olduğum; ancak, tam bilincine son zamanlarda vardığım bir gerçeğin farkına varmış bulunuyorum: Bu düşüncenin aksine, tarih boyunca her zaman din ile din çarpışmıştır, yoksa hiçbir zaman bugün anladığımız anlamıyla din ile dinsizlik savaşı görülmemiştir.

Tarih dediğimde, genel ve herkesin kullandığı anlamda tarihi kasdetmiyorum. Demek oluyor ki, burada “tarihin başlangıcı” deyimi ile kasdedilen amaç, uygarlığın ve yazının başlangıcı değildir. Burada tarihten kasdım, yeryüzünde bugünkü insan soyunun toplum hayatının başlangıcından beri geçen süredir. Yazının bulunuşundan beri altıbin yıl geçmiştir; oysa benim sözünü ettiğim tarihin yirmibin, hatta kırkbin, -bazı görüşlere göre ise- ellibin yıllık bir geçmişi vardır. Arkeoloji, tarih, yerbilim (jeoloji), mitoloji gibi alanlarda yapılan incelemelerden, ilk insan hakkında, bugüne kadarki yaşayışı, toplumsal değişmeleri ve inançları hakkında az-çok -özet de olsa- bir bilgiye sahibiz. Başlangıcı efsane ve masallara karışan ve son zamanlara geldikçe daha aydın ve dayanıklı bilgi sahibi olduğumuz tarih bize gösteriyor ki, bütün bu dönemlerde ve bütün alanlarda, din dine karşı bayrak açmış ve yine istisnasız, din dine karşı koymuş, direnmiştir. Niçin? Çünkü tarih boyunca dinin olmadığı bir toplum ve dönem görülmüş değildir, dinsiz bir toplum tarih boyunca var olmamıştır. Dinsiz insan, hiçbir ırkta, hiçbir dönemde, toplumsal değişmenin hiçbir aşamasında, yeryüzünün hiçbir noktasında görülmüş değildir.

Son zamanlarda, uygarlığın, düşünmenin, akıl yürütmenin ve felsefenin geliştiği çağlarda, ahiret hayatını veya Tanrı’yı kabul etmeyen bazı kişilere de rastlanmaktadır. Ne var ki bu kimseler tarih boyunca hiçbir zaman bir sınıf, bir zümre, bir tolum teşkil etmemiştir. Oysa Alexis Carrel’in1

l (Dipnotların -biri hariç- tümü çeviren tarafından konulmuştur). Alexis Carrel 1873’te doğmuş, Fransa’nın Lyon kentinde Tıb okuyarak doktor (hekim) olmuş, 1940’ta bu alandaki çalışmaları dola-yısı ile Nobel Tıb ödülünü almıştır. Özellikle 1935’te yayınlanan L’bomme, Cet Inconnu [İnsan Bu Meçhul] adlı eseri ile tanınır. Dua adlı eseri ile Dr. Şeriatî’nin de ilgilendiği görülmektedir. Dua, yayınlanan son eseridir ve inşallah 1935’teki şaheserinde ileri sürdüğü bazı ipe-sapa gelmez ırkçı görüşlerden ölmeden önce vazgeçmiştir. 1944’te vefat etmiştir. Kitaplarında yanlış ve doğru birbirine karıştığından, yararlanırken uyanık olmak gerekir.

16

ALİ   ŞERİATI

deyişi ile tarihte tümüyle dinî bir örgütlenme görünümünde olan toplumlar her zaman için var olmuştur. Her toplumun ekseni, kalbi, temeli; ma’bududur, dinî inancıdır, peygamberi veya kutsal kitabıdır. Hatta her kentin dış görünümü oradaki toplumun ruhî durumunun bir göstergesidir.

İsa’dan önce ve Ortaçağ boyunca Doğu’da ve Batı’da, kentlerde ev ve yapı toplulukları vardı. Bazen kabileler bir arada, bir mahallede otururdu. Her dönem ve aşamada, bir kabile, her mahallenin daha seçkin, önemli, kent merkezinin yakınlarındaki bir yerde yerleşiyor, bu kabilenin soyluluk ve zenginliği, toplumsal durumu bu konuda etkin oluyordu. Sınıflı olmayan biçimde yaşayışlar da görülmüştür.2 Herhalde, bütün Doğu ve Batı uygarlıklarında ortak olan, bu kentlerin simgesel (sembolik) oluşudur. Bir kentin simgesel oluşu şu anlamdadır: Bu kent, belirgin bir alâmet ile kendisini göstermektedir. Bu büyük kentin kişiliğini gösteren bu simge (sembol), kentin tapınağıdır. Bugün bu anlamda simge ortadan kalkmıştır. Meselâ Tehran simgesel (sembolik) bir kent değildir. Diğer bir deyişle, bu kentin yapılar topluluğuna baktığımızda, bir kutbun, bir ana yapının, bir dinî yapının, hatta dinî olmayan bir yapının çevresinde kümelenen evler ve yapılar göremeyiz. Şu anlamda ki: Kentin yapılarının bir kalbi, bir ekseni yoktur. Buna karşılık meselâ Meşhed kentinin havadan çekilen bir fotoğrafına bakıldığında, bu kentin simgesel bir kent olduğu açıkça görülür. Diğer bir deyişle bu kent, bütün yapılarının

“… Ortaçağ ya da sanayi öncesi kentinde sosyal ve ekonomik gruplanmalar oldukça belirgindir.” {İstanbul, Kentleşme Sürecinde Ekonomik ve Mekânsal Yapı İlişkileri, 1981, s. 21). Bu sosyal gruplanma, mekânda çeşitli yerleşme grupları oluşturmaktadır (s. 23).

17

DİNE   KARŞI   DİN

sanki bir ışık kaynağı, bir kalb, bir eksen, kentin alâmeti olan bir yapı çevresinde toplanmış olduğu kentlerdendir.3

Bu kentler niçin semboliktirler?

Çünkü, kural olarak ister bir uygarlık veya milletin, ister bir kentin kuruluş ve oluşumunda, mutlaka bir dinî açıklama vardır. Farsçamızda Belh, Buhara, Nişabur, Kum gibi kentlerin tarihi hakkında yazılmış kitaplara bakarsanız, her birinin bir dinî rivayet ile başladığını görürsünüz. Demek oluyor ki, insanlar, böyle büyük bir kentin dinî bir etken olmaksızın kurulabilmesini kabul edememişlerdir. Ya orada bir peygamberin kabri vardır, yahut bir mucize orada vuku bulmuştur, yahut hiç değilse kent kurulduktan sonra orada bir aziz, dinî bir şahsiyet defnedilmiştir.4 Görülüyor ki, hepsinde daima bir dinî yorum, açıklama veya bir anlam vardır. Bu da şunu gösteriyor: Bütün eski toplumlar, sınıflı veya sınıfsız olsunlar, boy (kabile) düzenine göre örgütlensinler veya böyle olmasınlar, ister Roma İmparatorluğu gibi büyük bir İmparatorluk, ister Yunan kent devletleri gibi oluşumlar, ister Arap kabileleri gibi kabileler, ister uygar ve ileri, ister geri kalmış veya gerilemiş insan ırklarının

Yeni İstanbul’un da Tehran gibi olduğu söyenebilir. Ankara’nın başkent olduktan sonraki gelişmesi de böyledir. Bazen de kentin simgesi, yeni dine göre ilgi çekici bir değişim gösterebilir. Ortaçağ’da kilise ve meydan kentin en önemli öğesi iken artık eski önemi kalmamıştır… Londra büyük yangınından sonra uygulanmasında güçlük çekilen Wren planında yeni yollar St. Paul Katedrali yerine Kraliyet Borsa Binası’na doğru odaklanmıştır” (Kılınçaslan, a.g.e., s. 35).

Batı’da ve bizde örnekleri çoktur. Evliya Çelebi Seyahatnamesi de bu açıdan incelenebilir. İsviçre’de meselâ St. Gailen kenti, önce Gallus adlı azizin o yörede münzevî bir hayat sürmesi, sonra onun adına bir manastır kurulması ile, bu manastır yöresinde oluşmuştur.

18

ALİ   ŞERİATÎ

tümündeki topluluklarda bu dinî ruhu görürüz. Eski insan, her dönemde ve her düşünce çerçevesi içinde dinî in-san’dır. Bu sebeple, bugün küfr anlamında kullandığımız ve metafizik alemi, ahireti ve Tanrı’yı kabul etmeme diye anladığımız “dinsizlik” terimi, bu dönemlerde yoktur. Din anlayışı toplumun bireylerinde ortaktır. ‘

Bugün dinin yokluğu veya dinsizlik anlamına kullandığımız küfr, küfre verilen oldukça yeni bir anlamdır. Son üç asırda ve herhalde Ortaçağ’dan sonra ortaya çıkmıştır. Ba-tı’nın bir düşünce ürünü olarak Doğu’ya giren bu yeni anlam içeriği nedeniyle ile küfr, insanın Tanrı’ya, doğa-ötesi-ne ve âhirete inanmaması anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Oysa İslâm’da, antik uygarlık döneminde, tarih boyunca ve her din çevresinde kufiden söz edildiğinde dinsizlik kastedilmiyordu, Niçin? Çünkü bu anlamda dinsizlik yoktu ve küfrün kendisi de ayrı bir din idi. Bir din, diğer bir dine küfr demekte idi. Onun küfr dediği din de bir başka dine küfr diyebiliyordu. Şu halde küfr, “dinsizlik” değil, “başka bir din” anlamındadır. Öyleyse tarih boyunca, ister İbrahimî dinler5 söz konusu olsun, ister Batı veya Doğu dinlerinden birisi; hangi biçimi söz konusu olursa olsun, nerede bir peygamber veya bir din devrimi görülmüş ise, önce kendi döneminin din anlayışına ve uygulamasına karşı çıkmış ve sonra bu yeni din anlayışına ilk karşı çıkış da önceki dinden gelmiştir.

Şu halde burada son derece önemli bir sorun ile karşı karşıyayız demektir. Bu sorunu iyi anlamamız, günümüz aydınlar dünyasında verilen bir yargının doğurduğu güç-

5 İbrahimî dinden amaç, İbrahim’in (a.s) duasından sonra (Bakara/124-136) o’nun soyundan gelen peygamberlerin tebliğ ettiği hak dinin, İslâm’ın önceki şekilleri ve son ve özel anlamı ile İslâm dinidir. Bakara/135’e bakınız.                   ,-•.;•

19

DİNE   KARŞI   DİN

lükleri çözmemize yarayacaktır. Yine günümüz dünyası aydınlarının din hakkında vermiş oldukları yargının bilim ve tarih açısından bir incelemeye tâbi tutulmasını sağlayacaktır. Aydınların din hakkındaki yargısı şudur: Din, uygarlıkla, ilerlemeyle, halkın yararlarıyla, özgürlükle bağdaşmaz, yahut hiç değilse bu gibi özlem ve hedeflerle ilgisizdir. Bu yargı, bir sövgü olmadığı gibi, rastgele söylenmiş bir söz de değildir; kinden, düşmanlıktan, olumsuz bir önyargıdan ileri geldiğini birdenbire söyleyemeyiz. Bu yargı, tarih boyunca insan toplumlarmm ve insan hayatının olgunlarından, bu gerçeklerin incelenmesinden çıkarılmış bir yargıdır.

Fakat, acaba niçin bu yargı aynı zamanda benim gözümde doğru bir yargı olarak görülmemektedir? Şu sebeple: Dindar olan, dinî tipler olan bizler bile, tarih boyunca farklı biçimlerde, fakat özde aynı olarak, iki tür din olduğunu ve bu iki dinin birbiriyle çatışıp çarpıştığını bilmiyoruz. Söylediğim gibi, geçmişteki düşünce ve din savaşları bu iki din arasında olmuştur. Ne var ki biz, önce din hakkında ön ve genel bir yargıya sahibizdir, sonra bu yargının kapsamına kendi dinimizi de alırız, oysa bu yöntem yanlış bir yöntemdir. İşte son üçyüz yılın dine karşı olan düşünürleri de, özellikle 19. yüzyılda, Avrupa’da bu yanılgıya düşmüşlerdir. Çünkü bu iki din anlayışını birbirinden ayıra-mamışlardır. Oysa bu iki dinin birbiriyle hiçbir benzerliği olmayışı bir yana, onlar aynı zamanda birbirinin karşıtıdırlar da… Kural olarak da tarih boyunca sürekli birbirleri ile savaşmışlardır, savaşmaktadırlar ve savaşacaklardır. Din hakkında bu genel yargıyı verenler ise, ne yazık ki bu saflardan yalnız birisini göz önünde tutarak yargıya varmışlardır. Bu saflardan birisi hakkında verdikleri yargı doğrudur, deneye ve tarihî olgulara dayanmaktadır. Öyle ki, bizim gibi dindar olanlar bile bu yargının, olguların yalnızca bir ya-

20

ALİ   ŞERİATI

rısına uygun düştüğünün, oysa, bu yargının genellendiği-nin ve karşı saftaki birinci dinin tamamıyla karşıtı olan dine de uygulandığının farkına değiliz. İşte yanılgı bu noktadadır.

Söylemiş olduğum gibi, bu iki din, farklı görünümler-, de, birbiriyle savaşmaktadır. Bu dinlerden birisinin niteliklerini araştırmaya ve saymaya girişirsek, her nitelik için, bunun karşıtı olan niteliği de diğeri için belirtmemiz, bu niteliğin diğerinde olmadığını söylememiz gerekir.

Hepinizin bildiği bu terimleri, benim başka anlamlarda kullandığımı dikkate almanızı, zihninizdeki eski anlamlarına göre anlamlandırmamanızı rica ediyorum. Benim bu genel terime vermekte olduğum anlam göz önünde tutulmalıdır. Önce herkes tarafından kullanılmakla birlikte anlamı çok açık olmayan ve bu sebeple birbirinden tamamen ayrı olan iki dinin birbiriyle karıştırılması sonucunu doğuran küfr, şirk ve putperestlik terimleri üzerinde durmak istiyorum. Bu terimleri dinî terimler arasında sürekli kullanır du-

ruruz.

Küfrün sözlük anlamı örtmektir.^ Meselâ çiftçi tohumu

Küfr örtmek demektir. Müfredatla küfrün sözlük anlamının bir şeyi örtmek demek olduğu belirtilir. Gecdye, belirgin nesneleri, alametleri onup belirsizleştirdiği cihetle kâfir denir. Ekinci de tohumu toprak ile örttüğü için bu anlamda kâfirdir. Küfr-i nimet (küfran-ı nimet/nimete nankörlük —H.H), şükrü terk ederek nimeti örtmek demektir. En büyük küfr, Allah’ın vahdaniyyetini inkâr, dini (İslâm’ı) inkâr, nübüvveti inkârdır. Nimeti inkârda ise küfr teriminin kullanılmadığı görülür. Küfür ise her ikisi için kullanılır. Mecmau’l-Beyarida şöyle buyurulur: “Şeriat’te küfr, Allah’ın bilinmesini vacip kıldığı şeyi inkâr demektir. Vahdaniy-yeti, Allah’ın adaletini, Peygamberini ve Peygamberinin getirdiğini inkâr gibi. Bunlardan birini inkâr edene kâfir denir…” (Ka-reşî, Kamus-ı Kur’an, c. 6). .,..-,..

21

DİNE   KARŞI   DİN

eker ve üzerini toprakla örter. İnsanların gönlünde de bir gerçek vardır, ne var ki bazı sebeplerle bu gerçeğin üzerine bilgisizliğin, garezin, çıkarcılığın veya hödüklüğün kara perdesi çekilir. Bu sebeple, bu olguya küfr adı verilir. Fakat bu küfrün anlamı, dinin gerçeğinin dinsizlikle örtülmesi demek değildir, aksine, bir din anlayışının, bir din gerçeğinin başka bir din ile örtülmüş veya örttürülmüş olmasıdır.

Şirk de tanrısızlık demek değildir. Müşriklerin bizden daha çok tanrısı vardır. Müşrik, tanrıya inanmayan, tanrıya tapmayan bir kimse değildir. Bildiğimiz gibi, İsa, Musa, İbrahim peygamberlerin (a.s) karşısında tanrısızlar değil, müşrikler vardır. Müşrikler kimlerdir? Onların tanrı inancı yok değildir. Yalnız şu var ki, tanrılarının sayısı fazladır, fazladan ve ek tanrıları vardır; fazladan tanrıya tapmaktadırlar. Şu halde Tanrı’ya inanmayana, din duygusu olmayana müşrik diyemeyiz. Çünkü müşrik’in ma’budu vardır, hatta çeşitli ma’budları vardır. Kendilerinin bu ma’budların kulları olduklarına inançları vardır. Bu ma’budların hem dünyanın yazgısında ve hem de kendi yazgılarında etkili olduklarına inanırlar. Bizim Allah hakkındaki görüşümüz, onlarda da kendi tanrıları için vardır. Şu halde duyguları açısından müşrik de dindardır, dinî bir bireydir, ne var ki dinî ölçüt ve gerçeklikler açısından yanlış yola sapmış birisidir. Yanlış dine sahip olmak, dinsizlik demek değildir. Demek oluyor ki, şirk de bir dindir. Hatta insan toplumlarındaki çok eski bir din biçimidir.

Şimdi de putperestliğin açıklamasını yaparak asıl konuya döneceğim. Putperestlik şirkin özel bir biçimidir, şirk ile eş anlamlı değildir. Şirk, tarih boyunca insanların mensup bulunduğu bir din türüdür. Belirli bir aşamada, şirkin belirli bir biçimi de puta tapıcılıktır. Puta tapanlar, yani bu tür müşrikler; heykel veya kutsal nesneler meydana getirerek

22

ALİ   ŞERİATI

bunları tanrı benzeri veya doğrudan doğruya tanrı sayarlar. Kimi zaman da bu putların tanrının temsilcisi veya tanrı ile kul arasında aracı olduğu inancını taşırlar. Herhalde, tapmakta oldukları tanrılardan birisinin yaşayışlarına veya ev-ran olaylarına etkisi olduğuna inanırlar. Böylece putperestlik şirk dinin bir alt türü olarak görülebilir.

Kur’an-ı Kerim’de putperestlere hücum edildiğinde, onlara hitap edildiğinde veya onlar eleştirildiğinde ve kınandığında, onlardan daha genel deyimlerle söz edilmektedir. Niçin? Şu sebeple: Bugün yaygın olan ve sözünü ettiğimiz genel yargı zihinlerde yerleşmesin diye. Aksi takdirde, İs-‘ lâm’m yalnızca o dönemdeki putperestlik biçimine karşı olduğunu sanabilirdik. Oysa anlamalıyız ki, İslâm’ın hücumu, tevhid inancına dayanan önceki dinî devrimlerin tümünde de olduğu gibi, genel olarak bütün biçimleri ile şirke karşı bir hücumdur. O sırada özel olarak da putperestliğe karşıdır. Oysa biz İslâm’ın karşısında olanın, yani şirk dininin, sadece bizim bildiğimiz putperestlikten ibaret olduğunu sanabiliyoruz. Buna mukabil, Elinizle yontup yaptığınıza mı taparsınız^ Duyurulunca şöyle düşünülmelidir: Bizler tarih boyunca veya yeryüzü üzerinde yalnız taş veya tahtadan yontup yaptığımız putlara mı tapıyorduk? Hayır. Şirkin yüzlerce maddî ve gayr-i maddî biçimi vardır ve bu şirk genel bir din biçimi olarak insanlık tarihinde görülmüştür, görülmektedir. Şirkin, Afrika veya eski Arap Yarı-madası’nda göründüğü biçimi ile putperestlik görünümü bugün de vardır. Fakat eta’budûne mâ tenhitûn [kendi yonttuklarınıza mı taparsınız?] âyet-i kerimesinde bir genel ilke vardır. Şirk dini bütün tarih boyunca omuz omuza

7     Naht yontmak demektir (Sâffât/95). Dedi: “Kendi elinizle yonttuklarınıza mı tapmaktasınız?” Yine bkz. Hicr/82 (Kamus-ı

Kur’an, c. 7).

23

DİNE   KARŞI   DİN

ve adım adım Tevhid dini ile birlikte görülmüştür ve görülmektedir. İbrahim peygamberden (a.s) ve İslâm’ın zuhurundan sonra da asla ortadan kalkmamıştır, aynı şekilde devam etmektedir.

Karşı karşıya olan bu iki safın birisi Allah’a ibadet safıdır. Allah, irade sahibi yaratıcıdır. Alemi yönetendir. Bütün İbrahimî dinlerde Allah’ın sıfatları budur. Yaratıcıdır, tüm evreni yaratmıştır. Müdebbir’dir, evrenin yönetimi ve hareketi O’nun iradesi iledir. Mutlak irade sahibidir ve varlığa hâkimdir. Mutlak görüş ve biliş sahibidir. Yaratılmış alemin, varlığı gibi, hedefini de Allah belirler. Bütün İbrahimî dinlerin baş ilkesi Allah’a tapmak ve bu inancı yaymak olmuştur.8 İbrahim (a.s), insanlığı Allah’a ibadet etmeye ve bütün hayat boyunca O’na dayanmaya çağırmayı hedef bilmiştir.

Bu davet, tevhid daveti olarak adlandırılır ve dış dünyaya ilişkin maddî bir yönü de vardır.- Bir topluluk, bütün bu yaratılış aleminin tek bir ilahî gücün eseri olduğuna, insan olsun, hayvan olsun, bitki olsun, tümüne tek bir gücün egemen olduğuna ve O’ndan başka bir etkin güç bulunmadığına, her nesnenin, her insanın, her rengin, her türün, her tözün, her şeyin tek bir yaratıcının eseri olduğuna inanırsa, bu inanç mantıkî ve fikrî bakımdan aynı zamanda insanlığın birliği düşüncesini getirir. Tevhid inancı bir yan-

^ Yukarıda 5 numaralı nota bakınız. İbrahim (a.s) Resûl-i Ekrem’in (s.a) atasıdır. Kur’an-ı Kerim’de adı 69 kez geçmektedir. İslâm, İbrahim dinidir (Nahl/123). Kamus-ı Kıtr’an’da verilen bilgiye göre, Babil şehirlerinden Ur şehrinde dünyaya gelmiştir. Putperestlerle mücadele etmiş, sonra Suriye yöresine göçmüştür. Kamus-ı Kur’arida İslâmî kaynaklara ve özellikle Kur’an-ı Kerim’e dayanarak hakkında geniş bilgi verilmektedir. Hristiyanların Ki-tab-ı Mukaddes ansiklopedilerinde de bu konuda kendi kaynaklarına göre bilgi vardır.

24

ALİ   ŞERİATI

dan bütün yaratılış aleminin tek bir egemenlik alanı olup tek bir gücün elinde olduğunu, aynı İrade’nin yol göstericiliğine tâbi olduklarını, aynı yöne yöneldiklerini, aynı türden olduklarını, aynı Allah’ın kulu olduklarını söyler. Bütün güçler, simgeler, değerler, belirtiler, Allah karşısında silinirler; inanç sahibi olan Ben, bu evrene bakınca onu bir bütün olarak görürüm. Bu maddî gerçeklik ve görünümde tek bir ruh ve kudret hüküm sürmektedir; şu halde evren bir bütündür. Bunun gibi, bütün insanlığa bakınca, aynı türden ve değerden bir bütüne bakmış olurum. Çünkü insanlığın tümü aynı elin, aynı yaratışın eseridir. Bu Tevhid dini, birbirinin karşıtı olan iki dinden birisi olarak, tek Allah’a, tek güce tapma ilkesine dayanır. Bütün tarih boyunca insanlığın yazgısında tek Allah vardır. Böylece, tevhide inanmanın gereği evrende tevhid, evrende tevhidin gereği de insanda tevhid olmaktadır.

Diğer yanan, insana özgü inanç, insanın bir kudrete tapması ve bir kutsallığa -Durkheim’ın deyişi ile-9 veya Gayb’e imanı -Kur’an-ı Kerim’in deyişi ile,-10 insanın yaratılışında olan bir inançtır ve her zaman da bu inanç var olmuştur. Bir duygunun insanın iç ve doğal duygulan arasında bulunuşunun belirtileri, O’nun sürekli oluşu, her yer ve

Durkheim, Emile: Din Toplumbilimi üzerindeki çalışmaları ile özellikle tanınan Fransız toplumbilimci (1858-1917). Osmanlı döneminin sonlarında ve Cumhuriyet döneminin başlangıcında Türkiye’de de toplumbilim düşüncesi üzerinde çok etkili olmuştur. Bu etkilerin olumsuz yönünü burada tartışmayacağız.

Gayb, gözden vya insan bilgisinden uzak, gizli olan demektir. Bakara/3’de bu terimin kullanılmasının sebebi, her zahir ve apaçıktan daha apaçık ve zahir olan Allah’ın, dünya gözü ile görülmez oluşu dolayısı iledir. Başka yorumlar ve geniş açıklamalar için Kamus-ı Kur’aria (Kareşî) ve güvenidir tefsirlere başvrulabi-lir.

25

DİNE   KARŞI   DİN

zamanda yaygın ve var oluşudur. Şu halde bu belirtiler, bu duygunun iç ve doğal eğilimler arasında bulunduğunu göstermektedir. Bir millete baktığımızda tarih boyunca her zaman tapma duygusunun var olduğunu görürüz. Bir milleti değil de, bir dönemi göz önünde tutarsak, bütün yeryüzünde ve her yerde var olduğunu yine görmekte gecikmeyiz. Bu da bu tapma-tapınma eğiliminin fıtrî olduğunu, insanın yaratılışında var olduğunu gösterir.

Bu duygu, insanı Tevhid dininin aracılığı ile, tek ve her şeye kadir, bütün evreni yöneten Allah inancı vasıtasıyla, insanlığın da birliği inancına, soylar, ırklar arasındaki bireyler ve haklar arasındaki birlik inancına iletir, değer yargılarının, değerlerin de birleştirilmesi hedefine yol açar.

Diğer yandan, şirk dini de varlığını korumaktadır. Her dönemde görülen bu şirk dini, Tevhid dininin karşısında en saldırgan ve dirençli gücü oluşturur.

Bütün dinleri burada ele alıp inceleme imkânım yok, ne var ki hiç değilse büyük peygamberlerin hayatı hakkında sahip olduğumuz bilgileri hatırlarsa, bu gözlemin doğru olduğu anlaşılır.

Meselâ Hz. Musa’yı (a.s) düşünelim. Gerek Musevîlik metinleri ve Tevrat’ın, gerek Kur’an-ı Kerim’in ve hadis-i şeriflerin okunmasından anlaşılır ki, Hz. Musa’ya en şiddetli direnci ve saldırganlığı gösterenlerden birisi Sâmiri,11 diğeri ise Bel’am-ı Ba’ur idi.12

il

12

26

Samirî: Kur’a’n-ı Kerim’de Taha/85-95 ayetlerinde Samiri’nin yaptıkları anlatılır. Hz. Musa’nın bulunmadığı ve ümmetin başına kardeşi Harun’u (a.s) bıraktığı sırada, Samirî, İsrailoğulları arasında Mısır’da öğrendikleri şirki yaymaya ve canlandırmaya kalkışmıştır. Bu konuda da Kamus-ı Kur’an ve güvenilir tefsirlere başvurulabilir.

Bel’am-ı Ba’ur, İbn-i Ba’ur da denir. Kur’an-ı Kerim’de

ALİ   ŞERİATI

Samirî kimdir? Hz. Musa onca uğraşıp savaştıktan, kavmine tek Allah’ı tanıttıktan, boş ve bâtıl nesnelere, buzağı-ya1^ ve putlara tapmayı, şirkin o dönemdeki bu görünüm biçimlerini toplumu içinde silip giderdikten sonra, Samirî tekrar bir buzağı heykeli yapmış, Hz. Musa’nın bir süre kavmi içinde bulunmamasını fısat bilip halkı tekrar buzağıya tapınmaya sevketmiştir. Allah yerine, insanların tapınması için buzağı heykeli yapan bu kişi, tanrısız ve dinsiz bir kişi değildir, dinî inancı olan, bir dine çağıran, hatta bir din yöneticisi olan bir kişidir.

BePam-i Ba’ur kimdir? O, döneminin en büyük sayılan din adamı idi, dinî konularda ona başvurulurdu. Buna rağmen o da Musa’nın dinî devriminin karşısına çıkmış, dinî konularda halk üzerinde ilk derecede etkin olduğu için de hakkın ve Tevhid dininin karşısına çıkabilmiş, Tevhid dinine karşı tarih süreci içinde gösterilmiş olan en büyük dirençlerden birisini gösterebilmiş, Tevhid dininin toplum içindeki gelişimine büyük zarar verebilmiştir.

Hz. İsa’ya (a.s) bakınız.14 Hristiyan inancına göre çarmı-

A’raf/176’da verilen örneğin, Hz. Musa’ya karşı çıkan bir bilgin ve kâhin olan Bel’am hakkında olduğunu söyleyenler vardır. Bir rivayete göre önce iyi bir insan iken, sonradan -İblis gibi- isyanı seçmiş, Fir’avn’un yardımcısı olmuştur. Bu konuda Tefsîru’l-Mizari-A. başvuralabilir. Yukarıda 11 ve 12 numaralı notlara bakınız. Merhum Şeriatı, onların inancında böyle olduğunu belirtmektedir. İslâm bilginlerinin çoğunluğunun benimsediği yoruma göre İsa Mesih çarmıha gerilebilmiş ve orada can vermiş değildir. Hatta benim doğru olmasını en çok istediğim rivayete göre, çarmıhta İsa gibi görünerek can veren kimse, İsa’ya ihanet eden havari değildir. Havarilerden birisi, İsa yerine Romalı askerlere kendisini teslim etmiş, “Ben İsa’yım!” demiş ve şehid olmuştur. “Allahım, Allahım, beni niçin terk ettin?” tarzında İncil metninde

27

DİNE   KARŞI   DİN

ha gerildiği son lahzalarına kadar, el ve dil ile gördüğü, karşılaştığı bütün tecâvüzler, iftiralar, Ferisîler’den gelmiştir.15

Ferisîler kimlerdir? Feresîler o dönemin dininin savunucularıdır. Bunlar materyalist, zındık, dehrî1” değildiler. O dönem ve yörede “materyalist” yoktur. Bunlar, İsa (a.s) ve havarileri karşısında şirk dinin yöneticileri, inançlıları ve sürdürücüleri idiler.

İslâm Peygamberi’ne (s.a) bakınız. Uhud’da, Taifde, Bedir’de, Mekke’de o’na kılıç çekenler, karşı durunlar, acı verenler, tanrısız mı idiler?17 Dine karşı ilgisiz mi idiler? Böyle bir tek kişi bile aralarında yoktur. Bunlar bile içten

yer alan feryad, İsa’nın feryadı olamaz. Çarmıha gerilen İsa Mesih olsa idi, Allah’ın kendisini terk etmediğini bilirdi. Hain feryadı da olamaz, o da Alah’ın kendisini niçin terk ettiğini bilirdi. Bu feryad, İsa uğruna canını feda eden bjr havarinin, çarmıh ıstırabına dayamayıp kopardığı bir feryaddır (Nisa/157’ye bakınız). Bu görüşü destekleyen ve Ehl-i Beyt’den gelen bir rivayet için Tefsir-i Safîye bakınız.

15 Ferisîler, kendilerini seçkinlerden sayan mutaassıp bir Yahudi tarikatı idi. Hz. İsa, bunların ikiyüzlü ve müraî olduklarını ortaya koyduğundan, o’na da düşmanlık ediyorlar ve yeni dinin onların özel çıkarlarına zarar vereceğini seziyorlardı.

l” Dehrî, İslâm ülkelerinde Yunan felsefesinin tartışıldığı dönemlerden itibaren materyalistlere verilen isimdir. Dehrin, zamanın başlangıcı olmadığına, kıdemine, dolayısıyla Allah yerine maddenin ezelî olduğuna inanan kimse anlamındadır. Kur’an-ı Ke-rim’de dehr terimi Casiye/24 ve İnsan/1 âyetlerinde geçer. Zındık [zendıyk] kelimesinin kökü kesin olarak aydınlanmış değildir. Büyük bir ihtimalle, Zerdüşt dini mensubu, Zend-Avesta kitabına bağlı, Mecusî gibi anlamlarda kullanılmaya başlamış, sonraları Mani dininden olan, sapık inançlı, dinsiz, dehrî gibi anlamlar verilmiştir.

*’ Burada tanrtdan amaç, Allah değil, bâtıl ve boş tanrılardır. Ayrıca, müşriklerden birçoğunun da en büyük ilah olarak Allah’ı kabul ettikleri anlaşılmaktadır.

28

ALİ   ŞERİATI

veya yalandan bir dine inanmakta idiler. Resûl-i Ekrem’i (s.a) ve o’na iman edenleri ortadan kaldırmak istiyorlar, buna gerekçe ve bahane olarak da o’nun İbrahim (a.s) evine18 gösterilen saygıyı yok edeceğini gösteriyorlar; Resûl-i Ekrem’in (s.a), dinî esaslarını, kutsal bildikleri nesneleri, inançlarını yıkmak istediğini ileri-sürüyorlar; bu “Ev”i [Kabe’yi], kutsal Mekke toprağını mahvetmek istediğini iddia ediyorlar; kutsal bildikleri putlarını, ma’budlarmı, şefa-atçılarını kırmak istediğini söylüyorlardı. Şu halde Ku-reyş’in ve öteki Arap kabilelerinin Resûl-i Ekrem’le (s.a) savaşı, kendi dinlerine muhalif olan bir başka din ile savaştır.

Resûl-i Ekrem’den (s.a) sonra aynı slogan başka biçimde sürdürülmüştür. Ali’ye karşı, yani İslâm ruhunu sürdüren ve sürdürmek isteyen devrimci akıma karşı ayaklanan ve bayrak açan, acaba küfr mü olmuştur?19 Yoksa tanrısız, dinsiz birisi mi buna öncülük etmiştir? Tanrı’nın var olmadığı mı ileri sürülmüştür? Yoksa yine burada da, Ali ve Emevî taraftarları, Abbasiler ve Peygamber hanedanı arasındaki savaşlarda da, belirli bir din anlayışı mı bu savaşlara yol açmıştır.

İbrahim dininin, Tevhid dininin özelliklerinden birisi, Allah’a ibadettir, tarih boyunca, şirk akımları karşısında, gerek bizim inancımıza göre ve gerek Tarih Felsefesi açısından, insanlık tarihinin akışı içinde, bütün evrenin Rabbi olan, insanın değerlerini belirleyen bir tek Tanrı’ya inanç da var olagelmiştir; bu tek Tanrı’ya ibadet, insanlık tarihi-

18   Resûl-i Ekrem (s.a) Kabe’yi putlardan arındarmak istiyordu. Onlar ise Kabe’yi içindeki bir alay putlarla turistik amaçlarla kullanma niyetinde idilir.

19   Burada küfr yine günlük dildeki tanrıtanımazlık anlamı ile kullanılmıştır.                                                       •           ,…’,.

29

DİNE   KARŞI   DİN

nin hedefi olarak gösterilmiştir. Tağuta20 tapma karşısında bu inanç yer almış, ona karşı ancak o inanç durmuştur. İnsanı, varlığın bu temel ilkesine, yaratılışın ana yoluna ve yüce hedefine çağıran, bu yolun son hedefi olarak da Allah’ı gösteren bu din, her zaman var olmuştur; bu dinin adı İslâm’dır; İslâm bütün hak dinlerin adıdır ve tağut’a tapanların dininin karşısında olmuştur.21

Bu din, İslâm dini, insanlığı Allah’a teslim olmaya çağırırken, Allah’tan gayrı her nesneye de karşı durmaya çağırır. Buna karşılık şirk dini de aksini yapar. Varlığın bu yüce ilkesi karşısında, bütün varlığın anlamı ve bütün hayatın hedef ve müntehası (sonucu) olan Allah’a ve İslâm’a çağırma karşısında, şirk de İslâm’a karşı durmaya ve Allah’a teslim olmayıp karşı gelmeye çağırır. Böylece şirkin çağrısı Allah’a değil, yüzlerce başka güce, yüzlerce başka kutba tapınmakla sonuçlanır, her kutbun, her tabakanın, her zümrenin başka bir tanrısı olabilir.

Şirk, başka bir nesneye tapmak ve dolayısı ile Allah’a isyan etmek, aynı zamanda hokkabaz ve yalancıların, zulmün ve cehilin bir araya gelişi ile halkın putlara tapmasını sağlamak demektir. İşte bu tağuta tapmaktır. Kâinatı yaratan Yüce Allah’a teslim olmak yerine, kendi yonttuklarına [ma tenhitûn] teslim olmak demektir. Bu ma tenhitûn, Allah’tan gayrı her nesne olabilir, Lât ve Uzza olabileceği gibi, otomobil de, soy da olabilir, her ne olursa olsun bunlar Allah karşısında tağutîdir.

or\

Tağut, putlar, sahte tanrılar ve tanrılık iddiasında olan insan gibi, müşrikçe bir tapınma ve bağlanma konusu olan her şey için kullanılır (Bakara/256, Nisa/60). Şirk inancına insanları sevket-meye uğraşan İblis ve yardımcıları (şeytanlar) için de kullanılır (Kamus-t Kur’ari).

Âl-i İmran/19’da bu gerçek beyan buyurulmaktadır.

30

ALİ   ŞERİATI

Tevhid dininin diğer bir özelliği de onun devrimci ve hamleci özelliğidir. Şirk dininin genel anlamı karşısında bu özellik de onun belirleyici bir özelliğidir.

Devrimci oluş ne demektir? Devrimci din, bu dine inanan ve bu dinin öğreti okulunda eğitilen bireye; kendi hayatına, kendi hayatının bütün alan ve yönlerine karşı eleştirici bir görüş kazandırır. Bâtıl’ı kaldırma ve Hakk’ı yerine getirme ödev ve sorumluluğunu yükler. Yoksa olan bitene ne olursa olsun dinî bir yorum ve dayanak bulup da bunlara ilgisiz kalmaz. Bütün peygamberlerin nasıl zuhur ettiğine bakınız. Bunların ilk zuhur ettikleri sıralar, en saf, arı ve berrak oldukları zamandır. İşte bu sıralarda bütün bu tevhidi dinler habaset ve zulme karşı çıkış gösterirler. Allah’a, yaratıcıya ubudiyete, O’nu Tanrı bilmeye, ilahî kanunların tecellisi demek olan varlık kanunlarına çağırırlarken, şirk dini karşısında bir isyanın ifadesi olurlar.

Bütün dinlere bakınız, inceleyiniz. Musa (a.s), zamanının üç simgesine mi karşı çıkıyor? Karun,22 zamanının en

22 Kaaın, Musa (a.s) kavminden olup o’na baş kaldıran bir kimsedir (Kasas/76). Hz. Musa’nın teyzesinin oğlu olduğu söylenir. O da, Fir’avn ve veziri Haman gibi Musa’nın (a.s) büyücü olduğunu söylemiştir (Ankebut/39, Gâfir/Mü’min/24). Haman’ın Fir’avn’un veziri (başveziri), İsrailoğullarından olup maliye işlerinde özel yetenği olan Karun’un ise hazinedarı, diğer bir deyişle Maliye Bakanı olduğu da nakledilir. Diğer bir rivayete göre de İsrailoğulları cemaatine Fir’avn tarafından tayin edilen yöneticidir (görevli, temsilci). Büyük bir servet sahibi olduğu, Kur’an-ı Kerim’in beyanından anlaşmaktadır. Yine burada beyan buyu-aılduğuna göre, servetinin şükrünü yerine getirmemiş, Allah yolunda harcamamış, yoksullara karşı böbürlenmek için kullan-

.,, mistir (Kasas/78-79). Sonunda, kendisi ve serveti ilahî bir ceza ile ortadan silinmiştir (Kasas/81). (Kamus-ı Kur’aria. bakılabilir). Tevrat’ın Sayılar [A’dad] kitabında Korah’tan söz edilir. Korah ve hempaları Musa ve Harun’a karşı çıkmışlar, peygamberliklerini

31

DİNE   KARŞI   DİN

büyük sermayedarı, servet sahibi idi. Bel’am-ı Ba’ur, zamanının şirk dininin en büyük din adamı idi. Fir’avn da zamanının en büyük siyasi gücünün simgesi idi. Yoksa statüko-

kabul etmemişlerdir. Bunun üzerine, Kur’an-ı Kerim’in beyan buyurduğu gibi, yer ağzını açmış ve isyan edenleri, Korah ve mallan ile birlikte yutmuştur. (Sayılar, bab: 16, c. 31-32). Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Karun ile Korah aynı kişiler olabilir. Bu konuda bkz. Kamus-ı Kur’an ve Reclams Bibellexikon, Stuttgart 1978 (Korach maddesi). Yukarıda 12 numaralı notta anılan Bel’am-ı Ba’ur da eldeki Tevrat’ın Sayılar Kitabı’nda, 22 ve 23-bablarda Beor oğlu Balam [Bileam] olarak geçmektedir. Burada anlatıldığına göre, Musa ve ümmetinin Moab ovalarına yaklaşması üzerine, Moab kralı Balak, duası kabul edildiğine inanılan Bel’am’ı çağırarak Musa ümmetine lanet etmesini istemiş, Bel’am önce reddetmiş, daha sonra ilahî ilhamla daveti kabul etmiş, sonunda da lanet (beddua) etmeyi kabul etmeyerek aksine övücü sözler söylemiştir (bab: 23). Sonunda Kral Balak Bel’am’a kızmış ve onu uzaklaştırmıştır (bab: 24, c. 25). Daha sonra, Musa Üm-meti’nin yine yoldan çıktığı ve Baalpeor adlı bâtıl ilaha taparak şirk koştuğu anlatılır (bab: 25). Anlaşıldığına göre, bu arada Beor oğlu Bel’am da yoldan çıkmış ve İsrailoğulları’nın şirke düşerek Peor’u tanrı bilmelerine sebep olmuştur. (Peor ile Beor arasında bir ilişki kurulması da düşünülebilir. Belki de kendisini bir tür Oğul-Tanrı olarak göstermeye başlamış idi) (bab: 31, 16). Eldeki Tevrat’ın bildirdiğine göre, Musa’nın (a.s) Midyan’a [Med-yen] karşı savaşında öldürülmüştür (bab: 31, 8). Ahd-i Cedid’de, Petrus’un İkinci Mektubu’nda, Beor oğlu Bel’am, dünya malı karşılığında doğru yolu bırakan bilgin örneği olarak verilir (bab: 2, 16). Son metin olan Yuhanna Vahyi’nde Balam’ın Kral Ba-lak’a, put kurbanları yesinler ve zina etsinler diye İsrailoğlullan-nın önüne tökez atmayı öğrettiği söylenir (Türkçe tercüme; bab: 2, 14). (Kleines Bibellexikon, Konstanz 1982’ye de bakılabilir). -Bel’am adı Kur’an-ı Kerim’de geçmemekle birlikte, 14. notta anıldığı gibi, bir meseli ona ait olarak yorumlayan rivayetler do-layısı ile, İslâm dini bilgisini dünyası için satan ve gerçek dini önderlere düşmanlık eden” kişiler için Bel’am adının kullanıldığı görülür. Niyazî-i Mısrî (1617-1694) bir beytinde,

Yezid-i bed-nam idi, ilimde haham idi                .     ••.

İt idi, Bel’am idi, taşra dili salındı

32

ALİ   ŞERİATÎ

ya mı karşı çıkıyor? Statüko ne idi? Sebti23 azınlığın “Kıbtî” adı verilen24 başka bir ırk karşısında esaret ve zillet içinde oluşu. Bu sebeple, Kıbtî ırkının Sebtî’ye üstün sayılması şeklinde beliren ırk ayrımı görüşüne karşı çıkıldı, bir ırkın diğer ırka tahakkümü şeklinde belirlenen toplumsal duruma karşı çıkıldı, bir ırkın esaretine karşı kondu. Bir ideal, bunun yerine getirildi. Hayat ve toplum için belirli bir hedef gösterildi: Esir bir kavmin kurtuluşu, onların vaad edilen yöreye iletilmesi, göçlerinin salğanması. Böylece, tağu-ta tapmanın bertaraf edildiği, ayrım ve ayrıcalıklara dayanak bulan ve bunları meşru gösteren tağutların ortadan kalktığı, toplumsal birliği ve insanlık birliğini gösteren Tev-hid dininin bunun yerine geçtiği, inançlara ve bir toplumsal okulnu ilkelerine uygun olarak oluşan bir toplum meydana getirilme hedefine yönelindi.

Şirk dininin hedefi her zaman şu olmuştur: Metafizik inançlar aracılığı ile, Tanrı veya tanrılara inanç aracılığı ile, ahiret hayatına inanç ve saptırılmış inanç aracılığı ile, mukaddesata inanç ve saptırılmış inanç aracılığı ile, gaybî

diyerek Kur’an-ı Kerim’deki meseli tekrarlar. Yukarıda adı geçen Samirfye gelince, herhalde Tevrat tahrif edilirken -şimdilik tahmin edemediğim bir sebeple- Samiri’nin günahı Kur’an-ı Kerim ile aklanan ve peygamber olduğu için böyle bir şey yapması imkânsız bulunan Harun’a (a. s) yüklenmiştir (Çıkış Kitabı, bab: 32). Samiri’nin kişiliği ile Hz. Musa’nın (a. s) kardeşi ve peygamber Harun’un kişiliği iyiden iyiye karışmıştır (bkz. Reclams Bibellexikon). Bu da Kitab-ı Mukaddes’in sayısız tahriflerinden bir örnektir.

Sebtî: Sebt [sabatl cumartesi günü demektir. Cumartesi gününü mübaret bilen Musa ümmeti için kullanılmaktadır.

Kıbtî [Kobtî], eski Mısır kavminin adıdır. Bir ara Hind kökenli çingenelerin eski Mısır ahalisi ile ilişkili olacağı -yanlış olarak-düşünüldüğünden Türkçe’de -yanlış bir kullanış ile- çingenelere “Kıbtî” dendiği olur.           •             î!:

33

DİNE   KARŞI   DİN

güçlere inancın saptırılması ve bütün dinî inançların saptırılması sayesinde, statüko’yu meşru göstermek ve ona gerekçe hazırlamak. Böylece şirk dini, din adına şunu yapmak ister-. Halk, olup bitenin, toplumsal durumun zorunlu olduğuna, bunun ilahî irade gereği olduğuna inanmalıdır. Bu yazgıdır, takdirdir!

Bugün çoğunlukla kaza ve kaderden anladığımız da Muaviye’nin düzüp koştuğu bir yadigârdır. Tarih tamamen apaçık bir şekilde gösteriyor ki, kadef’ı bir cebr şeklinde anlamak, Benî Ümeyye’nin ortaya attığı bir inançtır. Onlar cebr inancını ortaya sürmekle, müslümanları her türlü so-runluluktan, girişimden, eleştiriden alıkoydular. Cebr,2^ olanı ve olacağı kabul anlamına geliyordu. Oysa Peygam-ber’in (s.a) ashabı, her lahzada kendilerini toplumsal sorumluluk altında görürlerdi. Emr-i bi’1-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker,2^ bugün zihnimizde ancak harc-ı âlem bir anlamda yer tutmaktadır ve aydınlar çevresinde bu terimler ağza alınamazlar. Oysa bugün Batılı aydın buna insanın sorumluluğu, sanatçının sorumluluğu, aydının sorumluluğu adını vermektedir.

5 Cebriyye, Kaderiyye denen görüşe karşıt olarak, insanda irade serbestisini reddeden görüştür. Dr. Şeriatî’nin de metinde taraftar göründüğü bir düşünceye göre, Cebriyye akımı, Emevî siyaseti tarafından desteklenmiştir. Böylece Yezid gibi mücrimlerin cürümleri -sorumluluğu kaldırılarak- silinmek istenmiş, bir yanda da düşüncenin insanları zulmü bir yazgı olarak kabullenmeye sevkedeceği düşünülmüştür.

2″ Emr-i biî-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, İslâm öğretisine ve değerler düzenine uygun olanın sağlanmasına çalışmak ve çevresini bu yolda uyarmak, buna aykırı olan şirk veya şeytana uyma tezahürlerini gidermek ve çevresini bu yolda uyarmak demektir. İslâm toplumlarındaki yabancılaşma olgusunun özellikleri dola-yısı ile, bu gibi terimler, metinde Dr. Şeriatî’nin belirttiği gibi çağdışı sayılmakta ve müslümanlar da bu terimlerin gerçek anlam ve kapsamına yabancılaşmış bir durumda kalmaktadırlar.

34

ALİ   ŞERİATI

Bugünün dünyasında, felsefede, sanatta, edebiyatta, sorumluluktan bunca söz edilişinin anlamı nedir? İşte bu, “emr-i bi’1-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” demektir. Fakat biz bu ödevleri öyle bir biçime sokmuş ve onları öyle bir biçimde yerine getirmekteyiz ki, gerçekte bu ödevleri yadsıyoruz demeye gelmektedir.

Şirk dini, varlığını tarihte iki biçimde sürdürdü. Bir şekli, söylediğimiz gibi, statükoya gerekçe bulmak ve onu meşrulaştırmaktır, görevi budur. Statükoya gerekçe düzmek ne demektir? Tarih boyunca insan toplumlarının soy-lu-soysuz, efendi ve köle, yoksun ve kazanç sağlayan, hâkim ve mahkûm, esir ve köle, soylu ve servet sahibi zümresi ile yoksul zümreler, başka milletlere üşün milletler, ayrıcalıklı ve üstün sınıflar gibi bölünmelere uğramıştır. Üstün soylar gibi ayrım ve ayrıcalıklar, şirk dininin inançları ile desteklenir. Bu inançları doğruan etken de, bir zümrenin refah içinde olmasına karşı diğerinin mahrum kalması, bu duruma bir kılıf, gerekçe hazırlanmasıdır. Bu durum, Tev-hid dini inançlarının tam karşıtıdır. Tevhid dini, bu durumu yok eden bir inanç getirir. Şirk dini şöyle der: “Yeryüzünde yörelere veya ilahî özellik ve sıfatların her birine göre birkaç tanrı olmalıdır. Yeryüzünde birden çok zümre, sınıf, soy, ırk ve renk ayrımı ancak böylelikle söz konusu olabilir ve varlıklarını sürdürebilir”.

Bir topluluk bir diğerini zorbalıkla yoksun kılabilir ve kendileri için hukuki, iktisadi ve toplumsal ayrıcalıklar kabul ettirebilir. Ancak, bu durumun sürdürülmesi kolay değildir. Tarih boyunca zorbalar, kaynakların başını tutuyorlar ve çoğunluğu yoksun bırakıyorlardı. Fakat bu durumun sürekli zorbalıkla sürdürülmesi de mümkün değildir. İşte şirk dini bu görevi üstlenmiştir. Görevi, yoksun bırakılan insanların baş eğmesini ve durumun Tanrı iradesi olduğuna inanmalarını sağlamaktır. Böylece insanlar şuna inanacak-

35

DİNE   KARŞI   DİN

tır: “Ben, aşağı bir tabaka mensubu isem, aşağılanıyorsam, aşağılık olduğum içindir. Üstelik, yalnızca ben kendim değil, benim ilahım, tanrım, beni yaratan da o diğer ırkın tanrısından aşağıdadır”.

Şu halde, durum böyle olduğuna ve şirk dini ırk ve sınıf ayrımını güçlendirdiğine göre, statüko da değişmez, her zaman böyle olmuştur, sürekli böyle kalacaktır. Bu sebepledir ki, tarih boyunca şirk dininin koruyucuları ve bekçileri olan sınıf, şirk dinini düzüp koşan ve ortaya atanlardır ve bunlar da toplum içinde yüksek sınıflar arasında yerlerini almışlardır. Zaman olmuştur ki, bu zümre hâkim sınıflar içinde en üstünü, en güçlüsü, en varlıklısı .olmuştur. Sasanî dönemine27 bakınız; yahut Afrika veya Avustralya’nın puta tapan kabilelerine bakınız; büyücülerin, kâhinlerin ve falcıların, toplumun dininin kâhyası olduğunu ileri sürenlerin durumlarına bakınız, bunların tümünde şirk dininin din adamları hâkim zümre ile elele, omuz-omuzadırlar, yahut onlara hükmetmektedirler. Avrupa’da bazı dönemlerde toprağın %70’i bu tür din adamlarının elinde idi. Sasaniler döneminde de toprağın büyük bir kısmı çiftçilerin değil, Zerdüştî din adamlarının elinde idi veya Zerdüşt tapınaklarına ve diğer dinî binalarına tahsis (vakf) edilmiş bulunuyordu.28

2′ Sasanî, İslâm-öncesi İran’da hüküm süren son hanedandır (224-651). Şaşan, Anahita (Nahid) tapınağının rahibi idi. Bu tapınak Persepolis’te bulunuyordu. İleride Safevî hanedanının da başvuracağı bir yöntem ile, bu hanedanın kurucusu olan Şaşan, Baz-rangi hanedannın kızı ile evlenmiş idi. Bu yol ile bir ruhanî ailesi siyasî nüfuz kazandı ve Sasan’ın torunu Erdeşir bütün İran’a hâkim oldu. Sasanî dönemindeki İran’ın toplumsal kurumlarının İslâm’dan sonraki imparatorluk kurumlarına da etkisi oldu.

-^O

Dr. Şeriatî Zerdüşt dinini Tevhicl dininden ayırmaktadır. Ne var ki Resûl-i Ekrem’in (s. a) buyruğu ile İran’ın fethinden itibaren Zerdüştlere Ehl-i Kitab muamelesi yapılmıştır. Bugünkü İran

36

ALİ   ŞERİATÎ

Hak peygamberler olduklarına iman ettiğimiz kimseler, sandığımızın aksine, Tevhid dinine karşı genel olarak şirki, özel olarak da putperestliği savunan bu bâtıl dinden sakınıyorlardı.

Şirk dini diye adlandırdığımız bu dinin kökü iktisaddır. Diğer bir deyişle şirk dini bir azınlığın servet sahibi olmasına ve çoğunluğun yoksun kalmalarına dayanır, bu olgudan kaynaklanır. Bu iktisadî etken, diğer insanlara üstün olma hırsı, hem statükoyu korumak ve meşrulaştırmak, hem de onun sürekliliğini sağlayabilmek için dine ihtiyaç duyar. Bunun için de en iyi çare, çoğunluğu meydana getiren bireylerin aşağı durumda olduklarına inandırılmalarıdır. Bu görevin gerçekleştirilmesi de şirk dinine verilmişitr. Bu se-

Anayasası’nda da durum böyledir. Demek oluyor ki, Zerdüştîle-rin çoğunluğu kılıç zoru ile değil, gönül rızaları ile İslâm’ı kabul etmişlerdir. Zürdüşt dininin başlangıcında da Ahuramazda [Hürmüz] ve Angra-Mainyu [Ehrimen] olmak üzere iyilik ve kötülük tanrıları yoktur. Nasıl Arap müşrikler putların temsil ettiği bâtıl ilahlar üzerinde tek gerçek ilah olan Allah’ın (c.c) varlığını kabul ediyorlar ve putları -akıllarınca- üst kademeye dileklerini iletmek için bir nevi ayan ve eşraftan aracılar olarak görüyorlar idiyse, Zerdüşt dininin esasında da -İbrahimî din (tevhid dini) anlayışında olduğu gibi- tek ilah vardır. Ahuramazda Ruhu’1-Ku-düs’ün, Angra-Mainyu ise İblis’in karşılığıdır. Ne var ki, Zerdüşt dini de Hristiyanlık gibi -sonradan- bozulmuş ve bu bozulmuş biçiminden de Mani dini türemiştir. Sasanî din adamları mögb-bedb=magupat [ınage, mecûs] adını alırlardı. Divan Edebiya-tı’nda da geçen ve “meyhaneci” için de kullanılan muğ ve sakı çocuk için kullanılan mıığbeçe terimleri de buradan gelir. Büyük ihtimalle, -büyücü anlamı ile Yunanca’ya geçen magostun, mecûs ve muğ ile ilişkisi vardır. Bundan da bugünkü Batı dillerindeki magie terimi doğmuştur. Sasanî Devleti’nde -Şeyhu’l-İslâm’ın atanmasında olduğu gibi- hükümdar tarafından atanır, o da diğer dinî görevlileri atardı. Clement Huart’ın, La Perse Antique et la Civilisation Iranienne adlı eserinde (Paris 1925), İslâm öncesi İran ve uygarlığı, dini ve toplumu hakkında geniş bilgi vardır.

37

DİNE   KARŞI   DİN

beple şirk dini her zaman statükoya meşruluk kazandırmaya çalışır. Nasıl? Başvurduğu yollardan birisi, Allah’a değil, birkaç tanrıya inandırma yoludur. Böylece insanlar ırk ve soy ayrımının da ilahî irade gereği olduğuna inanırlar, bu ayırımların doğa-ötesi sebepleri ve temelleri olduğunu sanırlar. İkinci olarak: Şirk dinini düzüp koşan ve çığırtkanlığını yapanlar, bu hâkim zümreler arasında bizzat yer alırlar ve bunların tekel biçiminde ellerinde tuttukları imtiyazlardan yararlanırlar. Bunlar esasen her zaman bu imtiyaz tekelinden yararlanan bir zümre oluşturmuşlardır.

Dine karşı olanların dini doğuran sebeler olarak gösterdiği etkenler, aslında şirk dinini doğuran sebeplerdir: Bunlar; bilgisizlik, ayrımcılık, mülkiyet ilişkileri, sınıflı toplum olgusu ve bir sınıfın üstünlüğü olarak belirtilebilir. Dine karşı olanların şu sözü de (şirk dini için —H.H) doğrudur: Din, halk yığınlarının afyonudur. Böylece halkın; aşağılanmayı, mutsuzluğu, biçareliği, bilgisizliği bir kötü yazgı olarak benimsemesi, boyun eğmesi sağlanır.29

Mürcie akımına bakınız.30 Mürcie, İslâm toplumu tarihi içindeki her suçlu ve sorumlu kişiyi bu sorumluluktan kurtarmaya uğraşır, haklarında bir yargıya varılmasını önler. Mürcie şöyle der:

‘ Dr. Şeriatî’nin şirk dini hakkında verilen bu yargıya sadece şirk dini alanında katıldığı konuşmanın sonunda açıkça anlaşılacaktır.

3U Mürcie, iman ile birlikte masiyetin zarar vermeyeceğini, küfr ile birlikte de iyi amellerin yarar sağlamayacağını ileri süren görüşün mensuplarıdır. İmanı amele takdim ettikleri, ameli geri bırakıp (irca) te’hir ettikleri için bu ad verilmiştir. Şiî ve Hariciler tarafından Emevî mücrimleri tekfir edilince, iktidarda bulunan resmî Emevi görüşü de bu öğreti ile karşı progpaganda yapmaya, kendisini savunmaya ve Emevi hanedanına itaat çağrısı yapmaya girişmiştir (bu konuda bkz. Ferheng-i Maarif-i İslâmî, Dr. Seyyid Ca’fer Seccadî, 1363 H. Şemsî, c. IV, Tehran).

38

ALİ   ŞERİATÎ

Mahşer gününde Allah niçin terazi kuracak? Ali ve Mu-aviye arasındaki hesabı görmek için. Bu işi inceleyecek ve hüküm verecek olan Allah olduğuna göre, artık sana söz düşmez, kimin hak, kimin bâtılda olduğundan sana ne? Sen kendi yaşamına bak!

Şirk dini, tarihte iki şekilde gelişrnjş ve görünmüştür: Birisi; dinler tarihinde gördüğümüz süreçtir: Totem dini, tabu dini, mana dini, atalar dini, çoktanrıcılık, animizm (ruhlara tapma) şeklinde başlar ve gelişir; sonunda da tanrı inancına varılır.^1

Bu süreç, şirk dininin dinler tarihindeki izlediği süreçtir. Ancak, bunlar şirk dininin açık görünümleri, biçimleridir. Şirkin ikinci biçimi olan gizli şirk ise, diğerlerinden daha tehlikeli ve zarar Verici olanıdır; insanlığa ve hakikate, diğer şirk türlerinin hepsinden daha çok zarar vermiştir. Bu, şirkin gizli biçimi, diğer bir deyişle şirkin tevhid nikabı [örtüsü, maskesi] ardında gizlenişidir. Tevhid peygamberleri, risalet görevi ile ortaya atıldıklarından itabaren şirke karşı çıkmışlardır; buna karşılık şirk ve şirk taraftarları da onlara karşı koymuştur. Bu peygamberler üstün gelir de şirke diz çokturürlerse, bu kez de şirk tevhid postuna bürünerek, peygamberi izleyenler de, halifeleri ve yolunu sürdürenlerle birlikte, toplumda gizli yaşayışını sürdürmüştür. Bu sebeple, Bel’am-ı Ba’ur’un Musa (a.s) karşısında yenilgiye uğramasına ve Musa’nın (a.s) devrimi karşısında silinip gitmesine rağmen, şirk dini mensupları bu kez de Musa (a.s)

31 Şirk ve Tevhid dini ayrımı yapmaksızın dinin toplum içinde gelişimini inceleyen Batılılar, kültür toplumlarının dini ile ilkel veya doğal toplumların dinlerini ayırır. Magie [büyücülük], dynamismus [dinamizm], animismus [animizm], daemonismus [demonizm], atalar kültü, hayvan kültü, totemismus [totemizm] bu ilkel dinlerin görünüş biçimleridir (bkz. Worterbuch der Religionen, Bertholet, Kroner 1976).                     ..,.,,,….

39

DİNE   KARŞI   DİN

dininin hahamlarının ve İsa’nın (a. s) katilleri olan Ferisî-ler ‘in kılığında ortaya çıktılar. 32

İsa’yı (a. s) yok eden, o’na karşı çıkan, tevhidi savunana karşı putperest Roma Kayseri ile birlik olan bu güruh, Musa’ya karşı koyan veya sonra o’na teslim olan güruhun halefi, izleyicisidir. Yeni dönemde Musa Dini’nin kisvesinde ortaya çıkanlar, Musa’nın karşısında Bel’am-ı Ba’ur ve Sa-mirî ile aynıdır. Ortaçağda; sevgi, dostluk, vefa, sabır, İsa adına sevme ve bağışlama ilkeleri üzerine kurulan bir din adına, İsa (a. s) gibi barış ve bağışlamanın timsali olan bir zat adına, hatta Moğol’un bile rüyasında görmediği en büyük cinayetleri işleyen ve kan döken rahipler, din adamları, acaba İsa yolunun izleyicileri ve sürdürücüleri midir? Yoksa şirk dinin izleyicileri ve sürdürücüleri mi? Diğer deyişle, bunlar Hristiyan din adamı kılığında, İsa dinini içten ve şirk adına fethetmeye gelen Ferisîler midir? Nitekim bunu başardılar da!

Şu halde, 19. yüzyılda söylenmiş olan şu söz doğrudur:

Din, halk kütlelerinin afyonudur. Böylece halk, ahiret ümidi ile dünyadaki mutsuzluk ve yoksulluğuna katlanır. Toplumda olan her şeyin ilahî irade ile gerçekleştiğini; dolayısıyla da statükoyu değiştirmek ve halkın durumunu iyileştirmek için çalışmanın, Tanrı’nın iradesine karşı çıkmak demek olduğunu telkin eden inanç/din, halkın afyonu demektir.

Yine onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıl bilginlerinin şu sözü de doğrudur:

Ancak, şirk dininin,, Tevhid dininin yeni görünümü içinde varlığını sürdürdüğünü söylerken şirk dininin de hiç değilse nazarî alanda bir önceki dönemdeki kalelerini verdiğini ve zayıfladığını da hesaba katmak gerekir. Bâtıl, gelen Hak karşısında zayıflar ve insanlığın gelişimi ile ters orantılı olarak kendi eğik düzleminde kaymaya koyulur (İsrâ/81).

40

ALİ   ŞERİATI

Din, insanların bilimsel sebepler (nedenler) karşısındaki bilgisizliklerinin ürünüdür.

Yine, şu söz de doğrudur:

Din, halkın mevhum, boş, kuruntudan ileri gelen korkusunun ürünüdür.

Şu söz de (doğrudur):

Din, feodal dönemin ayrıcalıklarının ve ayrımcılığının, servet sahipliği ve yoksulluk biçiminde beliren iktisadî ilişkilerin bir ürünüdür.

Fakat, bu din hangi dindir? Bu din, -bir şimşeğin parlayıp söndüğü anlar gibi anlar dışında- tarihte daima görülen, seyri izlenen şirk dinidir. Şirk dini, kutsal ve Tevhid dinine ilişkin adlara da bürünebilir; fakat durum değişmez.33 Şirk dini mensupları, Tevhid dini adına, cihad ve Kur’an adına, Kur’an-ı Kerim’i mızrağa da geçirebilirler.34

Kur’an-ı Kerim’i mızrağın ucuna takan-taktıran kişi ve kişiler, Lat ve Uzza^S adına İslâm Peygamberi’ne (s.a) karşı koyan Kureyş değildir. Çünkü artık onlar, bu dönemde şirki, eski biçimi ile devam ettiremez, koruyamazlardı. Bu nedenle dıştan değil, içten; açıktan değil, gizli geliyorlar; sonra da Kur’an-ı Kerim’i mızrağa geçirip Ali ile savaşıyorlar, yani Allah (c.c) ve Muhammed (s.a) ile sava-

33 Burada Dr. Şeriatî’nin heyecanlı, kesin ve taviz vermez ifadesi; maslahata muvafık olarak hafifçe yumuşatılmıştır.

3^ Amr b. el-As’ın teklifi ile Sıffin savaşında (657) Kur’an-ı Kerim mızraklara geçirilmiş ve bu hile ile Emiru’l-Mü’minin Ali’nin darbesinden korunulmuş idi. Metinde buna işaret ediliyor.

35 Lat ve Uzza Kur’an-ı Kerim’de adlan geçen bâtıl tanrıçalardandır (Necm/19). Ayet-i kerime’de Menat da zikredilir. Bunların üçü de dişidir; Artemis, Athena, Afrodit gibi. Vedd, Suva’, Ye-ğûs, Ye’ûk ve Nesr gibi diğer düzmece tanrıların adı da Nuh/23’de geçer. Ba’l da ünlü bir düzmece tanrıdır ve Sâf-fât/37’de anılır.         ‘ .,

41

DİNE   KARŞI   DİN

şıyorlardı. Artık şirk dini, cihada ve hacca giden, bir halifesi bulunan hilâfet biçimine bürünür.36

Şirk dini; yorumlayan, kılıf uyduran ve yasallaştıran, uyuşturan, duraklatan, sınırlayan, halkın yaşayış tarzına ilgisiz kalan din demektir. Tarih boyunca da insan toplumlarına musallat olmuştur. Demek ki, “Din korku ürünüdür, uyuşturucudur, sınırlayıcıdır, feodal dönemin ürünüdür” diyenler; doğru söylemişlerdir. Çünkü onlar tarihe bakarak bu sonuca varmakta idiler. Fakat onlar, aynı zamanda dinin ne olduğundan habersiz, gerçek dini tanımayan, bilmeyen kimselerdir. Din bilgini olmadıkları gibi, tarih bilgini de değillerdir. Bu sebeple, tarihi bu şekilde gözden geçiren herkes, ister şirk adına hareket eden, ister tevhid adı altında şirk dininin bekçiliğini yapan kişilerin arasında fark olmadığını görecektir.

Ben, İbrahim! dinlerde olsun, şirk dinlerinde olsun, Tanrı anlamına gelen isim ve sıfatları karşılaştırdım ve şu sonuca vardım: Şirk dininin halkın bilgisizlik ve korkusunun ürünü olduğu yargısı doğrudur. Niçin? Çünkü müşrik din adamları, diğer bir deyişle şirk dininin temsilcileri; halkın uyanmasından, okur-yazar olmasından, bilgin ve bilgili olmasından çekinirler. Bilgiyi kendi tekellerinde tutmak isterler. Niçin? Çünkü bilimin ilerlemesi ölçüsünde, bu ilerleme ile oranlı olarak şirk dini de ortadan kalkar. Şirk dininin koruyucusu cehalettir. Halkın uyanışı, halkta eleştirme ve itiraz etme yeteneği, adalet istenmesi, şirk dinini sarsar. Niçin? Çünkü o din (şirk dini) tarih boyunca statükoyu korumuş, statükoyu feodal dönemden önce de, feodal dö-

3″ Metinde heyecanlı ve çok genel bir ifade kullanılmıştır. Yukarıda 33 numaralı nota bakınız. Şunu da belirtmek gerekir ki bu halifeler arasında bile ellerinden geldiğince iyi davrananlar vardır. Ömer b. Abdülaziz gibi.

42

ALİ   ŞERİATI

nem sırasında da, feodal dönemden sonra da, Batı’da olsun, Doğu’da olsun, insanlık tarihi boyunca korumuş ve savunmuştur. Şirk dininin tanrılarının adları; heybet, vahşet, cebbariyet gibi özellikler taşır ve istibdad çerçevesindeki özel anlamları ile anlamlandırılırlar. Buna karşılık İb-rahimî dinlerin çok eski, hatta iki-üçbin yıllık terimlerine bakarsak, önce aşk ve güzellik (cemal), tek bir Celal ve Cemal’e tapınma özelliğini, sonra da yönetime ilişkin sıfatları, Rabb oluş özelliklerini görürüz. Şu halde tarihte mevcut olan ve yönetici durumda bulunan dinler, bilgisizliğin, halkın doğal güçlerden korkusunun ürünüdür. Buna karşılık İbrahimî dinler sevginin, insanın bir hedefe olan ihtiyacının, bir evrensel yönetime olan eğiliminin ve gerçek ve mutlak anlamı ile bir tekâmüle olan yönelişinin belirtisidir ve bu ihtiyaçlara cevap vermektedir.

Bu dinin-İbrahimî dinlerin (İslâm’ın —H.H.) peygamberleri ise, her zaman -ister maddî, ister manevî, isterse içtimaî anlamda olsunlar- her türlü puta karşı çıkmışlardır. İsterse bu putlar Francis Bacon’un deyişi ile aklî-mantıkî putlar olsun,^7 isterse cismî veya beşerî putlar veyahut iktisadî putlar olsun, bütün putlara hamle etmişlerdir, pençe salmışlardır. Şirk dininin timsali olanlara karşı çıkmışlar, diğer deyişle statüko dinine hamle etmişler, böylece onların ve onları izleyenlerin sorumlulukları ve yükümlülükleri, statükoda kökten bir değişikliği ve statüko yerine adil bir nizamı gerçekleştirmek olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de, irsal-i rüsûl (elçiler gönderilmesi) ile birlikte devamlı adalet, kist

Francis Bacon [Baco Von Verulam]: İngiliz devlet adamı ve feylesofudur (1561-1626). Önyargıları ve yanlış tasavvurları -doğru bir benzetişle- putlar olarak nitelendiğinden, Dr. Şeriatı ondan bu nakli yapmaktadır (bkz: Schmidt/Schischkoff, Plüosophisches Worterbuch, 21. Basım, Stuttgart 1982).                   <v- , •

43

DİNE   KARŞI   DİN

ve .mizan’dan bahis buyurulması, statükonun, mizan ve kıst’ı sağlamak için değiştirilmesi anlamındadır, yoksa statükoyu benimsemek ve kabullenmek değil. ^8

Varmak istediğimiz sonuç şudur: Tarih boyunca, din ile dinsizlik karşı karşıya gelmiş değildir, din ile din karşı karşıya gelmiştir, din ile din savaşmıştır. Tevhid dini bilinçlilik ve basiret üzerine, sevgi üzerine, insanın doğuştan (fıtrî) ve felsefî bir özlemi, ihtiyacı üzerine kurulmuştur. Bu din, şirk dininin karşıtıdır ve şirk dinine gelince o da cehalet ve korkunun ürünüdür. Şirk dinine karşı devrimci Tevhid dininden bir peygamberin görevlendirildiği her dönemde, bu peygamber insanlığı evren kanunlarına uymaya, yaratılış kanunlarının gerektirdiği çizgi içinde hareket etmeye çağırmıştır; bu kanunlar Allah’ın iradesinin tecellisidirler. Kural olarak Tevhid dininin gereği de budur: Başka her kudreti yadsımak… Tevhidin karşısında tağuta tapıcılık vardır. Bu da insanı evren ve toplum kanunlarına, hak düzeni’ne karşı gelmeye çağırır. Bu putlar da Tanrı gücü dışında toplum içindeki çeşitli güçlerin simgeleri, temsilcileridir.

Adi de, eşitlik, denge, benzerlik, karşılık oluş, zulmün karşıtı oluş anlamlan vardır. Kur’an-ı Kerim’de muhtelif âyetlerdeki kullanılışı için Kamus-ı Kur’aria başvurulabilir. Allah adi ve ihsan ile emir buyuruyor (Nahl/90) âyet-i kerimesindeki adalet toplumsal adalet anlamındadır. İhsan da toplumsal anlam taşır. Kistte da adalet manası vardır. Fakat kullanılış biçimine göre -udulda olduğu gibi– karşıt anlam da verebilir. Bazı eserlerde (Kamus ve Akreb) kıstın “adalet”, kastın “zulüm” anlamında olduğu belirtilir. (Nitekim Hindistan’daki “Kast Düzeni” böyledir). Cinn/14-15’de kast ve kasıt, bu karşıt anlamda kullanılmıştır. Muksıt ise iyi anlamdadır. (Maitle/42). Hucurat/47’de de “doğru, adaletle ölçen mizan”ın bu niteliği kist ile ifade edilir. Mizan, ölçü aleti demektir. Aynı zamanda adaletin ve düzenin, dinin simgesidir (Rahman/7-8). Bu konuda da Kamus-ı Kur’aria başvurulabilir.

44

ALİ   ŞERİATI

Tevrat ve İncil’in bozulmamış ve yararlanılabilen bölümlerinde, Kur’an-ı Kerim’in ise her yerinde, Allah’ın safı ile insanlığın/halkın safı özdeştir; istisnasız bu böyledir. Diğer bir deyişle, ilmî ve felsefî konular değil de, içtimaî, siyasî ve iktisadî konular ele alındığında, nâs (insanlık, insanlar topluluğu) kelimesi geçen her yerde, Allah lafza-i celâlinin yerine nâs dersek veya nâs yerine Allah’ı getirirsek, ayetin hükmünde değişiklik olmaz. Meselâ men zelle-zi yukrizullâhe karzen hasenen [kim Allah’a güzel bir ödünç verirse…] (Hadid/11) âyet-i kerimesini alalım. Ne demektir bu? Allah’ın benim ödünç verişime ihtiyacı mı var? Demek ki, insanlara güzel ödünç (faizsiz ödünç) vermek söz konusu. Toplumsal konulara ilişkin hadis-i şeriflerde de durum aynıdır. Allah’ın cephesi/safı ile, halkın safı ayrı değildir.39

Bu safın karşısında kimler var? Tağuta tapanlar. . . Tağuta tapanlar kimler? Kur’an-ı Kerim’in terimiyle mele ve mütre-fîn olanlar… 4° Toplumları içinde ağızlarını dolduranlar, oburlar ve doymak bilmez açgözlülerdir. Her şey onların başları altınan çıksa da, her şeye karışsalar da, sorumsuzdurlar.

Yalnızca toplumsal emirlerde, toplumsal kural getiren emirlerde bunun böyle olduğu metinde açıklanmaktadır. Buna dikkat etmeli, verilen açıklamaların sının dışına çıkıp Auguste Comte gibi, bir insanlık kültü batağına saplanmamalıdır. İşte burada, ne kastedildiği açıklanmaktadır. Bu açıklama sınırı dışına çıkılma-malıdır.

Mele ve mütrefîn: Mele Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerinde toplum içinde gücü elinde tutan ve kişisel çıkarlarını toplumun yararından üstün kılan zümrenin adı olarak kullanılır (Mu’cemu’l-Müfebres’e bakılabilir). Mütrefîn, “aşırı refah, lüks” içinde olanlar, bu yüzden de serkeşlik edenler, başına buyruk davrananlardır. Kur’an-ı Kerim bu terimi her yerde yergi olarak kullanmıştır (Kamus-ı Kur’ari).

45

DİNE   KARŞI   DİN

Tarih boyunca bu mütrefîn’in dini hâkim olmuş; ya açıkça ve gerçek adı ile ortaya çıkmış, yahut Allah’ın ve insanlığın dini perdesi altında kendisini gizleyerek, suret-i haktan görünerek kendini göstermiştir. Şu halde İbrahim! din veya Tevhid dini, bu tağuta tapma dinine, mele ve mütrefîn’in dinine her zaman karşı koymuş ve insanlığı da karşı koymaya çağırmıştır. Allah, insanlık ile, halk ile olduğunu, muhatabının halk olduğunu, hedefinin de adaletin gerçekleşmesi olduğunu beyan buyurmuştur. Tevhid dini, bilincin, sevgi ve ibadet eğiliminin, halkın mümkün olduğu ölçüde tam bir uyanışa kavuşması özleminin ifadesidir. Fakat tarih içinde bir olgu olarak gerçeklik kazanma şeklinde değil, tarih sürecindeki olgulara karşı eleştiri ve değerlendirme şeklinde beliren bir devrim olarak… Hiçbir zaman da tam anlamı ile bir gerçeklik haline gelmiş değildir. Buna karşılık şirk dini, tağuta tapıcılık dini, mele ve mütrefm dini, diğer bir deyişle puta tapıcılık, statükoyu meşrulaştırma dini, uyuşturucu/afyon din ise tarih sürecinde gerçeklik kazanmış, gücü ve etkinliği olmuştur.41

Bu açıklamayı, bana sürekli şu soruyu yönelten aydınlar için yapıyorum: “Bir aydın olarak sen, nasıl olur da bu denli dine sarılır durursun?” Cevabım şudur: Ben dinden söz ettiğimde, geçmişte toplum içinde etkin olan dini değil, bu dini ortadan kaldırmayı hedef edinen dini kastediyorum. Peygamberlerin, şirk dininin çeşitli biçimlerini yok etmek için kıyam ettikleri dini kastediyorum. Bu din, hiçbir dönemde tam olarak topluma ve halkın toplumsal ya-

41

Yukarıda da değindiğimiz gibi, Tevhid dininin her yeni devrimi, tamamlanmamış olsa bile, önceki duruma göre toluma iyi şeyler de getirmiştir. Hristiyanlığın Roma Hukuku’nun insafsızlığını yumuşatması, İslâm’ın ne de olsa Dünya’nın diğer toplumlarında görülmeyen iyi sonuçları ve ıslah belirti ve ümitlerini getirmesi gibi.

46

ALİ   ŞERİATI

sayışına mal olmamıştır. Ancak, bize bu ülküyü gerçekleştirme görevi yüklenmiştir. İnsanlığın ödevi, gelecekte Tevhid dinini peygamberlerin tebliğ ettiği gibi, toplumdaki uyuşturucu ve kılıf uydurucu şirk dinlerinin yerine geçirmektir. Demek ki, bizim dine dayanış ve sarılışımız geçmişe dönüş anlamına değil, aksine tarih sürecini sürdürmek demektir.

Başlangıçta, “Dine Karşı Din” başlığından neyi kastettiğimi söyledim. Yine söyledim ki, din, bizim anladığımız anlamda küf r-dinsizlik ile savaşmış değildir. Geçmişte din-siz-tanrısız bir toplum var olmamıştır. Tarih ve toplumbilim, din toplumbilimi, tarihî araştırma ve belgeler tanıktır ki, insanlar, tarih boyunca, toplumsal maceralarına başladıklarından beri bir din mensubu olmuşlardır.

Yine şunu söyledim: Bütün geçmiş toplumlar, her ırktan ve her çağda, sürekli ve istisnasız, bir dini olan toplumlardır. Diğer bir deyişle, her toplumun düşünce kültürünün geçmişteki dayanağı din olmuştur. Öyle ki, tarihçi, kültür ve uygarlıklar tarihini yazmak istediğinde, yahut üniversitede bu konuda ders vermeyi düşündüğünde, kültür ve uygarlık incelemelerine başlayınca çalışma alanının o toplumun dininin incelenmesine kaydığını görür. Mesela Hind kültüründen söz etmek isteyen birisinin Vedaları veya Budizm’i, bu kültürün eksen ve temeli olarak görmemesi mümkün müdür?42 Eski Çin uygarlığını inceleyen birisinin

42 Milattan önce 560-480 yılları arasında yaşayan Buddha Gauta-ma’nın öğretisine Budizm denir (Buda dini). Veda, Sanskrit dilinde “marifet, irfan” demektir. Eski Hind kültürünün kutsal yazılan toplamına denir. Bu metinlerin eskilerinin M.Ö. 1500 yıllarına kadar gittiği ve bu külliyatın büyük kısmının M.Ö. 500 yıllarında toplandığı söylenir. (Schmidt/Schischkoff, Philosophisches Worterbuch). Upanişadlar da Veda külliyatına dahildir. Bu metinler Brahmanizm adı verilen Hind dininin kutsal metinlerini

47

DİNE   KARŞI   DİN

de Lao Tse veya Konfüçyüs’ten, Çin kültürünün yapısında etken olan iki en önemli kişilik olarak değil, bu milletin ekseni ve kültürün ruhu olarak söz etmemesi mümkün müdür?

Şu halde, insanların tarih boyunca bir dine mensup olduklarını biliyoruz. Üstelik, her bir toplum, sadece bir dine inanmakla da kalmamış, bir dine de dayanmıştır. Yalnızca kültürleri, ahlâk ve felsefeleri dinî olmakla kalmamış, iktisadî biçimleri, hatta kentlerinin yapı ve kuruluş biçimleri de yüzde yüz dinî olmuştur. Söylediğim gibi, eski kentlerin çoğu simgesel (sembolik) kentlerdir. Diğer bir deyişle kentin kuruluş biçiminde merkez, tapınaktır; tapınak kentin simgesidir. Bugün Eyfel Kulesi’nin Paris kentinin simgesi oluşu gibi, geçmişte de tapınak, kentin simgesi idi. Şu halde peygamberler, tarih boyunca devrim öncüleri olan bu zatlar, inancımıza göre Adem’den (a.s), yani insan neslinin başlangıcından Hatem’e [nebi ve resullerin sonuncusuna] (s.a) kadar, İbrahimî dinin son tecellisi olan, özel anlamı ile İslâm’a kadar gelirler. Bunlar hangi cepheye, hangi düşünceye, hangi toplumsal olguya karşı çıktılar, kıyam ettiler? Buna karşılık, hangi cephe, bunların, İbrahimî dinlerin karşısında durdu? Savunma ve saldırı eylemlerine girişti? Bu cephenin, küfr cephesi olduğunu biliyoruz, fakat bu “küfr” bugünkü anlamda “dinsizlik” demek değildir. Peygamberler, dinsiz bir toplumu dine ve din duygusuna çağırmış değildirler. Toplumu ve bireyleri dine, din duygusuna inandırmak için gelmiş değildirler. Tapmaya, ibadete de çaırmış değildirler. Bir Tanrı’ya veya tanrılara inanç her bireyde, her toplumda vardır. Peygamberlere karşı çıktıkla-

meydana getirir. Kast sistemini kabul eden ve Brahman (breh-men) denen din adamları sınıfını seçkin kılan bu din, sonradan kazanmış da olsa, bu görünümü ile, sonradan şirk dini derekesine düşmüştür.

48

I

ALİ   Ş E R İ A T î

rmdan söz edilen dehrî ve zındıklar, ki aslında peygamberlere değil, mütekellimlere (İslâm kelamcılarına) veya feylesoflara veyahut imamlara karşı çıkmışlardır, bunlar da her şeyden önce başka bir dinî inanca mensup olan kimselerdir, diğer bir deyişle bunların da bir tür metafizik inançları vardır, sonra, dehrî oluş olgusu da43 peygamberlerden sonra ortaya çıkan bir olgudur, felsefenin ve aklî düşüncenin ilerlediği bir sırada, bazı kişiler, dine ve irfanî (tasawu-fı) inanca karşı şüpheye düşmektedirler. Ne var ki, bu dinî inançsızlık olgusu tarihin akışında etkin olmamış, bir dinsizler toplumu görülmemiş, tarihin hiçbir döneminde çağa damgasını vuramamıştır.

Şu halde başlangıç noktamızı bir kez daha tesbit edelim: İnsanlık tarihi çeşitli tarihî, iktisadî, kültürel ve medenî aşamalarda her zaman dinî olan toplumların tarihinden ibarettir. Bu sebeple peygamberler de dinî devrimlerini ister istemez toplumlarının bu dinine karşı çıkarak, bu dinin koruyucularına karşı koyarak gerçekleştirmeye giriştiler. Bu peygamberlere karşı muhalefet ederek bütün güçleri ile bu devrimleri yok etmek veya saptırmak için uğraştılar. İşte bu güçler “küfr”ü temsil ediyorlardı, dinsizliği değil.

Şu halde bizim bugün inandığımız anlamda din, insanlık tarihi boyunca her zaman dinle cedelleşmiştir. Peygamberlerin mücadelesi de küfr ile olmuştur, dinsizlik ile değil. Toplumların dinsiz olması söz konusu değildir. O zaman toplumda hâkim olan din ile savaşılmıştır. Memnuniyet vericidir ki, bu küfr terimi doğrudan doğruya bir Kur’an-ı Kerim terimidir.

Allah, Resûl-i Ekrem’e (s.a) buyuruyor ki: Qul yâ eyyü-be’l-kâfirûn [De ki: “Ey kâfirler!”]. Bu kâfirler, dinleri olan

4*   Dehrive zındık terimleri hakkında yukarıda (16 numaralı notta) izahat verilmiştir.

49

DİNE   KARŞI   DİN

kâfirlerdir. Dinsiz anlamında değildir. İslâm ile savaşan, İbrahim, Musa, İsa (a.s) ile savaşan kişiler, belirli bir dini savunmakta idiler, din duygusu ve kavramından yoksun değil idiler.

Şimdi, qul yâ eyyubel-kâfirûn’dan [De ki: “Ey kâfir-ter”den] sonra burada nasıl bir tekrar, nasıl bir incelik olduğuna dikkat ediniz:

La a’budu ma ta’budûn [tapmam taptıklarınıza].

Resûl-i Ekrem (s.a) burada şu buyruğa muhatap oluyor: Kâfirlere, “tapmam taptıklarınıza!” denecektir! İşte bütün söylediğim, söylemek istediğim bu sûrededir. Şu halde ibadet kavramı olmayan bir toplum, ibadete çağrılıyor değildir, ibadete karşı ibadet çıkarılmaktadır. Resûl-i Ekrem’e (s.a) karşı olanlar ibadet inancı olmayan, ma’budu olmayan kimseler değildir. Resûl-i Ekrem’in (s.a) insanları ibadet etmeye çağırdığı Tek Tanrı’dan: Allah’tan başka, onların birçok tanrıları daha vardır. Anlaşmazlık ma’bud’dadır, dinin varlığı veya yokluğu konusunda değildir:

La a’budu mâ ta’budune [tapmam sizin taptıklarınıza]. Ve la entum ‘âbidûne ma a’bud [siz de benim taptığıma tapmazsınız].

Kur’an-ı Kerim, bu hususu bir ilke olarak belirleyip yerleştirmek için muhtelif ifadelerle tekrar etmektedir. Böylece, bu ilke çeşitli görünümleri ile zihinlerde tesbit edilmek istenmektedir.

Ve la ene ‘âbidun mâ ‘abedtum [ben de taptıklarınıza tapıcı değilim].

Yine tekrar buyurulur:

Ve la entum ‘âbidûne ma a’bud [siz de benim taptığma tapıcı değilsiniz].

Sonuçta da bir şiar, bir düstur olarak beyan buyurulur ki:

50

ALİ   ŞERİATI

Lekum dînukum veliye dîn [size dininiz, bana da dinim].

Demek ki, tarih boyunca din ile din savaşmaktadır.

Yine söylemiş bulunuyoruz: Tevhid dini, kâfirlerin dini ile savaşmıştır. Bu savaşta muzaffer olan kimdir? Tarihteki olgulara bakarsak, “onların dini” üstün gelmiş görünmektedir. Toplumlara bakalım, Hakk’ın peygamberleri olarak kendilerine iman ettiğimiz peygamberler, Tevhid dinini tam ve eksiksiz olarak toplumda uygulatamamışlar, yürürlüğe koyamamışlardır. Dinin ideal uygulama biçimi, tarihin hiçbir döneminde sürekli gerçeklik kazanamamıştır.

Bu peygamberler, sürekli olarak, bir devrim biçiminde, bir itiraz, bir çatışma biçiminde, kendi çağlarmdaki dine karşı çıkmışlar, tarihin cebri onların elinde44 olduğu ve onların dini de onların durumunu yasallaştırıp güçlendirdiği için, sonunda toplumda yine onlar üstün gelmiştir. İktisadî, içtimaî ve siyasî güç sürekli onların elinde olduğu için, Hak dini; tarihin başlangıcından bugüne değin, bilimsel ve dış bir olgu, bir gerçeklik şeklinde bir toplumda görülmemiştir. Her dönemde insan toplumları, tarih boyunca, onların dininin (kâfirlerin) etkisi ve baskısı altında kalmıştır.

Bu din hangi dindir? Nedir? Bunlar kimlerdir? Resûl-i Ekrem’in (s.a) Size dininiz… buyurarak işaret ettiği bu dinlere, dinî metinlerden hareketle muhtelif adlar ve sıfatlar vermek mümkündür. Resûl-i Ekrem’in veliye dîn [bana da dînim] diyerek işaret ettiği dine/İslâm’a ise, insanların/halkın yanında olması açısından “insanlık dini”; ekseni, ruhu ve davet yönü açısından da “Allah’ın dini” denilebilir. Şu halde bu din tarih boyunca sürekli olarak toplumlarda ve

Tarihin cebrinin [zorunun] bunların elinde oluşu, çoğunluğun uyanmayışı dolayısı iledir.

51

DİNE   KARŞI   DİN

çeşitli dönemlerde bir itiraz olarak statüko dinine karşı çıkmış, Hak peygamberleri vasıtasıyla tebliğ edilmiştir. Bu dinin muhatabı insanlardır/halktır. Kendisine çağrılan ma’bud da Allah’tır. Allah, Tevhid dininin kendisine çağırdığı Tanrı’dır; İnsanlık ve Tevhid dininin (yegâne gerçek — H.H) Tanrısıdır.

Kur’an-ı Kerim’e başvurduğumuzda, ilk bakışta görürüz ki, Kur’an-ı Kerim ilk olarak Allah adıyla başlar (Besmele ve Fatiha sûresi —H.H). Sonuçta da en-nâs ile tamam olur. Muhatap, Kur’an-ı Kerim’de insanlıktır/halktır. Tevhid dini olan İslâm, felsefî açıdan -Hind panteizminden ayrı olarak- Allah’ı, tabiattan, insandan, kısacası masiva’dan [Allah’tan gayrı olandan] ayırır. Fakat toplumsal bakımdan Allah ve insanlık aynı cephededirler. İktisadî ve içtimaî sorunlarda, insan hayatına ilişkin sorunlarda, durum böyledir. Meselâ “Allah’ın malı” buyurulmuş ise, putperestlik dinlerinde olduğu gibi Allah’ın -hâşâ- mala ihtiyacı olduğu için değildir. Allah için verilecek mal-servet, insanlar için verilmektedir. Bu, çağdaş düşünce akımlarının etkisinde kalarak benim ortaya atmış olduğum bir yorum da değildir. Bu yorum, Ebu Zer-i Ğıfarînin, Muaviye’ye karşı çıkarken söylediği yorumdur:

Mal Allah’ındır deyişinin sebebi, insanların/halkın malını yemene gerekçe hazırlaman içindir. Mal Allah ‘indir demekle, “insanların/halkın malı değildir” demek istiyorsun. Yani “ben, Muaviye, Allah’ın temsilcisiyim, Allah’ın malını yiyebilirim ve keyfim kimi isterse ona verebilirim, kimi de sevmezsem ona vermem” demek istiyorsun.

Burada Ebu Zer Muaviye’ye, Allah’ın malfnm insanla-nn-halkın malı demek olduğunu hatırlatıyor; bu konuda onu uyararak, Allah’ın mah’nın açgözlü bir zümrenin malı demek olmadığını söylüyor. Özel bir zümrenin, ayrıcalıkh-

52    ,

ALİ   ŞERİATI

ların değil, toplumun malıdır. Çünkü toplumsal konularda Allah ve insanlık aynı tarafta, aynı safta ve aynı cephededir. En-nâsu lyalullah.^ İnsanlık, bu bakımdan Allah’ın aile efradı hükmündedir. Aile reisinin de aile efradının safında olması gayet tabiidir. Bu safın karşısında ise, mele ve mütrefîn cephe almıştır. Bu zümre, tarih boyunca insanlığa hükmeden zümredir, insanlığın/halkın malını sahiplenen zümredir, halk ise içtimaî ve iktisadî yönetimlerini ele almaktan yoksun bırakılmış, alıkonmuştur. Bunu yapanlar, materyalistler değildir, ekzistansiyalistler değildir, mele ve mütrefîn’dir. Bunların tanrıları vardı. Fir’avn bile böyle idi. Dinlerinin varlığını ve niteliğini de biliyoruz. Peygamberler bunların karşısına onların gücünü ve şirk dini demek olan dinlerini yıkmak için çıkıyordu. Böylece, Allah’a kulluk dininin karşısında tağuta tapma dini yer almaktadır.

Yine söylediğinizi gibi, şirk yalnız felsefî anlamında da değildir. Şirk, statüko dinidir. Tarihte statüko ne idi? Toplumsal şirk… Toplumsal şirk ne demek oluyor? Irk ayrımcılığı, zümre, soy ve sınıf ayrımcılığı… Her ailenin, her ırkın, her milletin bir putu vardı, kendisine özgü bir tanrısı vardı. Bu çeşitli tanrılara tapma, şu anlama geliyordu: Toplumların, sınıların, zümrelerin ayrı ayrı hak ve hukukları olduğuna ve toplumda bu ayırımların doğal olduğuna inanılıyordu. Oysa Tevhid dini, hak peygamberler, yani Allah’ın ve halkın dininin peygamberleri vasıtası ile tebliğ ediliyordu ve şu inanç açıklanıyordu: Allah’tan başkâ~~hiçbir ma’bud, yaratıcı, rabb yoktur. Rabb olan sadece yaratıcıdır, hüda-vendgâr (hünkâr, efendi, ulu) sadece O’dur.

Usûl-i Kâfiden naklen, İmam Sâdık yolu ile rivayet edilen bir hadis-i kudsî’de el-halku tyalî buyurulmaktadır. En-nâsu lyalul-lah tarzında da bir nakil olabilir. Metinde kaynak gösterilmiyor (bkz. Seyyid Ali Muhakkik, İslâm der Kalb-i içtima, 1342 H. Şemsî, s. 50, dn. 100).                • ‘                           •

53

DİNE   KARŞI   DİN

Şirk dinleri de Allah’ın Yaratıcı olduğuna inanırlar. Ancak, iş yaratıcı oluştan Rabb oluşa gelince, putlar çoğalır. Hatta Nemrud, Fir’avn ve benzerleri gibi4^ kişiler yaratıcı olduklarını değil, rabb olduklarını, halkın efendisi olduklarını iddia ediyorlardı. Hüdavendgâr olduklarını, yani sahip olduklarını, malik olduklarını ileri sürmeleri, yaratıcılık iddiası değildir. Fir’avn, ene rabbukumu’l-a’lâ [ben sizin en yüce rabbinizim/P7 diyordu, “Ben sizin yaratıcmızım” diye-miyordu. Hilkat konusunda bütün şirk dinleri bir yaratıcı elin varlığını, bir ulu Rabbin varlığını kabul ederler.48 Hatta Yunan mitolojisinde ve bütün şirk dinlerinde, yaratıcı, en büyük tanrının sıfatıdır. Fakat iş halkın efendisi olmaya gelince, yaratıcı Allah’ın yanında ilahlar düzülüp koşulmaktadır. Niçin? Çeşitli yöntemlerle halka musallat olabilmek, insanlık toplumunu parçalayabilmek, insanlığı ırklara ayırabilmek, insanlığın birliğini bozabilmek, bir milletin birliğini ortadan kaldırıp toplumu birbirine karşıt zümre ve sınıflara, hâkim ve mahkûm, varlıklı ve mahrum gibi zümrelere bölebilmek için.

Yine söylediğim gibi, Allah’ın ve insanlığın dini sürekli olarak tarihte bir devrim ‘i temsil etmiş ve savaşmıştır. Yoksa toplumda yerleşik bir din olarak toplumu kendi yönün-

4″ Metinde biraz aşağıda belirtildiği gibi, Naziat/24’te Fir’avn, yaratıcı değil, rabb olduğunu iddia etmektedir. Rabb, o yörede “efendi, bey, üstad” gibi anlamlarda da kullanıldığından, burada da tanrıtanımazlık değil, şirk vardır.

4′ Fir’avn, Ben sizin en yüce rabbinizim! demekle, belki de Allah’ın sadece yaratıcı olduğunu, dünya işlerine karışmadığını, yeryüzünde kendi tebası üzerindeki en üstün gücün kendi gücü olduğunu iddia ediyordu. Son anında ise, esasen halik [yaratıcı] olarak bildiği Allah’ın, rabb ve mülkün sahibi olduğuna da iman etti.

Yukarıdaki 46 numaralı nota ve Naziat/24’e bakınız.

54

ALİ   ŞERİATI

de etkilemiş değildir. İnsanlık tarihi boyunca bu dini4^ temel alarak kurulan, o da bir maket gibi ve sembolik olan Medine toplumudur. Bu devlet on yıl kadar sürmüştür. Oysa şirk dini ellibin yıldır hüküm sürmekte idi. Ne var ki, bu on yılda Medine’de hem iktisadî, içtimaî yönden, hem de eğitim, zümreler ve bireyler arası ilişkiler yönünden, Allah ve insanlık dininin getirdiği sistemin çatısı ve ana iskeleti kurulmuştur, yapı bütün ayrıntıları ile tamamlanmış olmasa bile… İnsanlar on yıl içinde cahiliye dönemindeki eğitimlerinin ve huylarının etkisinen kurtularak kendilerini değiştirememişler, hatta bu yapıyı, çatı ve iskeleti bile koruyama-mışlardır.

Görüyoruz ki, aradan yirmi yıl geçtikten sonra, bu devrimin düşmanı olanlar bütün yapıya musallat olabilmişlerdir. Şu halde burada şu sonuca varıyoruz: Bu yargının veya tarihe bu açıdan bakışın temelindeki ilke, tarih ve din hakkındaki bütün yargı ve tasavvurlarımızı değiştirmektedir. Din ve dine karşı oluş, aydınlar, bugünün dinsizleri, geçmişin dindarları, bilim ve uygarlık arasındaki ilişkiler, materyalist ve dindarlar arasındaki ilişkiler… bunların tümü hakkındaki tasavvurlarımız değişmektedir.

49 Yani Allah’ın ve insanlığın dinini, bütün peygamberlerin başlangıçtan beri kendisine çağırdıkları dini. Fakat tarih sürecinde muhalifler etkili idi. Bu sebeple bu dinin topluma etkisini önledi. Şu halde insanlık öylesine güç kazanmalı ve bilinçlenmelidir ki, nâs öylesine uyanmalı ve olgunlaşmalıdır ki, kişiki ve insan haklarını öylesine elde etmelidir ki, bu dini topluma getirebilsiler ve şirk dinini, tağuta tapıcılık dinini mahvedebilsinler. İnsanlık henüz ve hiçbir zaman bu aşamaya ulaşamamıştır. Tarih’in ve toplumun yazgısının dizginlerini mele ve mütrefîn’in elinden alamamış, kendi yönetimine sahip olmamıştır. İbrahimi din’e uygun bir tolum oluşturmak toplumun ödevidir (merhum Şeriatî’nin notu). ••.,…                   ….. -,;•”

55

DİNE   KARŞI   DİN

Böylece, 17, 18 ve 19. yüzyıl aydınlarının “dinin halk yığınlarının afyonu” olduğu sözüne hak verilebilir, ancak, bu dinin hangi din olduğunu iyi bilmek şartıyla? Onlar tarihte var olan dine bakıyor, inceliyor ve bu dinin halka afyon etkisi yaptığını tesbit ediyorlar. Yine onlara; “Din, bir azınlığın çoğunluk üzerindeki tahakkümünü yasallaştırma etkenidir” derlerken de hak verilmelidir. Feodalite döneminde bu dinin görevi, kölelik ve efendilik durumunu yasallaştırmak oldu. Yalnızca feodal dönemde değil, her dönemde, her sınıfın iktisadî egemenliği sırasında din statükoyu yasallaştırma görevini üstlenmiştir. Bunun örneği çoktur. Tarihin her dönemine bakarsanız, dinin o dönemde ne gibi bir görev üstlendiğini görürsünzü. Mesela İslâm’dan önceki İran’ı incelerseniz, toplumun birkaç kapalı sınıftan oluştuğunu görürsünüz. Ne demektir bu? Sasanî döneminde^0 din doğrudan doğruya toplumda hâkim durumda idi. Sasanî hükümdar ve şehzadeleri de Mecusi din adamları ve tapınaklarına bağımlı idiler. Sınıflar birbirinden ayrı ve birbirine karşıt idi. Aşağı tabakadan birisinin bir üst sınıfa geçmesi asla mümkün değildi. Birinci sınıfta, Sasanî şehzadeleri ve soyluları vardı. İkinci sınıf birincisinin yanında ve onda da Zerdüşt din adamları bulunuyordu. Sasanî tarihinde bazen bu ikinci sınıfın birincisinden önce geldiği, bazen birinci sınıfın ikincisine üstün olduğu görülmüştür. Her iki sınıf da mele ve mütrefîn zümresinin bir parçasıdırlar, halkı yöneten ve sömüren, yoksun bırakan zümredirler. Ne var ki, birinci sınıf zorbalıkla, ikinci sınıf ise dinî yorumla bunu sağlamaktadırlar. Halkın varı-yoğu bu iki sınıfın elindedir. Kimi zanan ruhani sınıfın serveti prenslerden de fazla olabilmiştir. Albert Malet şöyle der:

Sasanî dönemi hakkında yukarıda 28 numaralı nota bakınız.

56

ALİ   ŞERİATI

Kimi zaman servetin 18/20’si mabedlerin, mecûsî rahiplerinin elinde idi.’1

Üçüncü sınıf, zenaat erbabı, esnaf, askerler, toprakta çalışanlardı. Bu sınıf her türlü rütbe ve onurdan yoksundur. Hind’de olduğu gibi, aşağı tabaka temiz olmayan bir soydan sayılırdı. Bu üçüncü sınıf kamu haklarından yoksun bırakılırdı. Hatta dördüncü hicrî yüzyılda Firdevsî,52 Rüstem’in5^ dilinden şöyle demektedir: İslâm gelirse her şeyi birbirine katar; soylar, ırklar birbirine katışır:

Şevet bende-i bîhoner şehriyâr.

[Hünersiz kul padişah olabilir]. Yani artık yönetime, halkın başına geçebilmek için:

Tebâr-o bozorgî ne-yâyed be-kar.

[Soyluluk, ululuk artık işe yaramaz]

Demek ki artık ırk ve hanedanın önemi kalmayacak ve köle kökenli birisi toplumun önderliğini ve yönetimi ele alabilecektir. İslâm’ın bütün bu duvarları yıkması sebebiyle

Metindeki özel ad Latin harfleri ile yazılmamış olduğundan “Malet” veya “Mallet” tarzında olabilir. Bu bilginin hangi kitap veya makaleden alındığı da belirtilmemiştir.

Firdevsî Ebu’l-Kasım Mansur (940-1026): Şehname adı altında İslâm-öncesi İran tarihine ilişkin destanları manzum ve sıralı olarak toplayan İran şairi. Bu eseri Gazne Sultanı Mahmud’a sunmuştur. Şehname, Fars dili açısından, Luther’in İncil çevirisinin Alman dili için önemi ölçüsünde önemli bir eserdir. Ayrıca, eski İran düşünce ve değerlerini anlayabilmekte de yardımcı olur. Nitekim Dr. Ali Şeriatî de Şehnameden bu açıdan yararlanmıştır.

Bu Rüstem, İslâm’ın son ve ekmel tebliğinden çok önce yaşayan destan kahramanı Zal oğlu Rüstem değil, Sasanî döneminde, sınıf ayrılıklarının kesinleşmesi sırasında yaşayan, Kadisiyye sava-şı’nda (636) İran Ordusu’na komuta eden Rüstem olmalıdır. Rüstem, İslâm ordusu ile giriştiği savaşta öldürülmüştür.

57

DİNE   KARŞI   DİN

İslâm’a yöneltilen kötüleme, aslında çağımız dünyasında en büyük bir düstur ve övünçtür.

Sasanî döneminde bu üçüncü sınıfın varlığı nasıl yorumlanmakta, yasallaşürılmaktadırPİktidar sahipleri dinî ve felsefî yorum yapamazlar, metafizik konularda bilgileri yoktur, bu sebeple zora başvururlar, mesela bir kunduracı oğlunun bilgi sahibi olabilmesine karşı çıkarlar. Ders okursa, bilgi ile meşgul olursa bürokrat sınıfına girer, bir üst sınıfa yükselir, oysa babası kunduracı olduğuna göre, kendisinin de tarih boyunca bu sınıfta kalması, soyunnu da böyle olması gerekirdi. İsterse bu kunduracı çocuğu bir dahi olsun. Dahi mi? Cehenneme kadar yolu var, bize ne? Dahiliğini kunduracılıkta göstersin!

Sasanî döneminde mûbedler ve Zerdüştî din adamları ne yaparlardı? Onlar da din vasıtası ile insanlar arasındaki ayrımı, sınıfların birbirine kaalı ve ayrı oluşunu yasallaştırmak, haklı göstermek, gerekçe bulmak için çalışıyorlardı. Onlara göre üç tür ateş vardı. Ateş nedir? Ahuramazda’nm tecellisidir. Aluramazda ulu tanrı, iyilik ilkesi, iyi varlık’tır.54 Niçin üç tür ateş vardır? Çünkü Ahuramazda’nın da üç tür tecellisi vardır:

1) Azergeşesb (Azerbeycan yöresindedir).55

54   Daha önce, herhalde Zerdüşt Dini’nin tahrif edilmediği sıralarda, İran’da ateş tapınakları yoktur. Sasaniler zamanında ise Ahura-Mazda’nın simgesi olarak “ateş” kültü ortaya çıkmıştır. Her evin, her köyün kutsal ateşi vardı. Bu ateşin hizmetinde bulunacak din adamlarına ihtiyaç olduğundan, herhalde “ruhanî” sınıfına iş ve kadro bulmak, “işsizlik sorununu hafifletmek” için bu yola başvurulmuş idi (Clement Huart, La Perse Antique, s. 188).

55   element Huart bu Azergeşesb’in hükümdara ve muharip sınıfa ait olup Azerbaycan’da Gandjâk [Gence] da bulnuduğunu bildirir (s. 188).

58

ALİ   ŞERİATI

2) Azerberzinmehr (Sebzuâr yakınlarındadır).56

3) Azerıstahr, (Pars/Fars yöresindedir).57

Bu üç ateş, Aluramazda’dır.58 Ahuramazda’nm da ya-pısnın sınıflı olduğu görülmektedir. Azerbeycan’daki Ahu-ramazda ateş, padişahlar ve şehzadelere (prensler sınıfı); Fars’taki ateş, ruhanîler sınıfına; Sebzuar’daki ateş ise torakta çalışan çiftçi ve köylüler sınıfına ittir. Böylece “Güzellik ve İyilik Tanrısı”nın birleştiği ve bütün insanların bu din çerçevesinde Ahuramazda’ya tapması ve Ehrimen ile savaşmasının gerekli olduğu Zerdüşt dininde dahi Ahuramaz-da’nın toplumsal yaşayışta tek bir tecellisi, tek bir ateşi yoktur. “Kutsal ateş” dahi insanların üç tabakaya ayrılmalarını ve bunların birbirine kapalı oluşunu, birbirine geçişin ve katılmanın mümkün olmadığını onaylamaktadır. Bu üç sınıf insan birbirine benzemezler ve aralarındaki ayrım (onların görüşünce) Ahuramazda’nm iradesinin tecellisidir. Ahuramazda bu ekânim-i selâse’yi, üç uknumlu oluş ilkesinin toplumsal yaşayışa yansımasını tesbit etmekte, değiş-

5″ Burzin Mihr, çiftçilerin ateşi olup Horasan’da Revand dağında-dır. (Clement Huart, s. 188).

5′ Clement Huart, ruhanî sınıfına özgü ateşin Pars yöresinde Kâri-yan’da olduğunu ve adının Adher-Farnbağh olduğunu söyler (s. 188).

5° Sasani döneminde de -herhalde Arap Yarımadası’nda Hanifler bulunduğu gibi- hayır ve şer ilkelerinin üzerinde Tek Tann’ya inanan kimseler de bulunmaktaydı (Clement Huart, s. 211). Esasen İslâm’ın İran’da -sanıldığı gibi kılıç zoru ile değil- çok geniş ölücüde benimsenmesinde Zerdüşt dininin ahlâkî değerler düzeni ve Tek Tanrı inancının da etkisi vardı. Nasıl Arap Yarımadası’nda İbrahim dini bulut altında kalmış olmasına rağmen sönmemiş ise, İran’da da uygun çevre şartlan İslâm’a hazırdı. Sınıf ayrılığından ıstırap çekenler de âdil bir düzen bekliyorlardı.

59

DİNE   KARŞI   DİN

mez kılmaktadır.59 şu halde çiftçi ve köylü, kendi kutsal ateşinin Pars’da veya Azerbeycan’da olmayıp Sebzuar yakındalarında olduğunu görür. Şu halde diğer kutsal ateşlerin onunla bir ilişkisi yoktur. Hindistan’a bakınız. Buda, tanrıları veya Ulu Tann’yı anlatmak veya bir anlamı, yüce bir duyguyu, üst seviyede bir düşünceyi açıklamak istediğinde, “Bu âryaî, yani arya ırkına ait bir üslûp, bir şivedir”60 der. Yani onun necis [murdar] ve âryaî [aryen] olmayan, bu yüzden de pis sayılan sınıf ile bir ilişkisi olmadığını ima eder.61

Görüyoruz ki, en kutsal dinî duygu ve düşünceler, hatta tanrılar dahi söz konusu olduğunda, kullanılan sıfatlar, daima sınıfsal niteliği olan, ırk ve soylarla ilişkisi bulunan sıfatlardır. Böylece ırk, soy ve ayrımlar dinden destek ve dayanak bulmaktadırlar. Çünkü bu dönemlerde bu ayrımlara dayanak bulmak için dine başvurulacaktır, henüz dinden bağımsız felsefe düşüncesi doğmamıştır. Felsefî düşün-

“>9 Uknum, hypostase karşılığıdır. Çoğulu ekânim’dİT. Hristiyanlık’ın üçlü inancında ekânim-i selâse teriminin kullanılması gibi. İlahî sıfatların bazıları sınırlanır da ayrı bir “kişilik” verilirse, bu anlayıştan ııknurri\ar doğar. Gerçek Tevhid inanışına aykırıdır.

“O Aryen ırkının üstünlüğü düşüncesinin kökleri, çok eskiye uzanır. Buda’nın âryaî derken, kelimenin kökenini düşünmeden “asil, soylu” anlamında mı, yoksa “ırkçı” bir anlamda mı kullandığını bilmiyorum.

“^ 1824-1883 yılları arasında yayaşan Brehmen Dayanand Sarasvati, Kuzey Hindistan’da 1875 yılında “Soylular [Arya] Cemaati” [Arya-samaj] adı altında bir yeni dinî akım ortaya atmış idi. Weda denen Brahmanizm kutsal metinler külliyatına dayanmayan bütün dinleri reddeden mutaassıp bir din idi. Bugün de bu dine bağlı yarım milyon kadar insan vardır. (Bertholet, Worterbuch der Re-ligionen; Düden, die Religionen). Hitler’de ve son zamanlarda da son İran Şahı’nda -kendisine Aryamebr lakabını taktığına göre- benzer eğilimler gözlemlenir.

60

ALİ   ŞERİATI

ceye gelince, Aristoteles ve Eflâtun [Platon]62 da zaman zaman şöyle diyeceklerdir:

Köle, ezelden köledir; efendi de, efendi. Aristoteles der ki:

Kan yönünden soylu olan, bütün yeryüzünde yalnızca yirmi soylu Atinalı ailedir. Bu yirmi ailenin sayısı artmaz da, eksilmez de.

Aristoteles bunları söylediğinde de toplum henüz felsefeden değil, dinden etkilenmekte idi ve bu görüşler de statükonun destekleyicisi (toplumun dinine uygun —H.H.) görüşler idi.63

Bu mele dini, toplumlar için afyon görevini üstlenen dindir. Nasıl? Şöyle: “Sizin sorumluluğunuz yok! Olup-biten herşey Tanrı’nın iradesiyle olmaktadır, dolayısıyla yoksullu-

62

Aristotales (M. Ö. 384-322): Eski Yunan felsefesinin ünlü adı. Meşşai [Peripatetik] felsefe okulunun kurucusudur. Eski çağlarda kölelik yalnız Yunan’da değil, birçok toplumda bir olgu olarak kabul ediliyordu. Yunan toplumunda Sofistler’in kölelik kurumuna karşı itiraz yönelttikleri oldu (Worterbuch der Antike, Trö-ner Verlag, Stuttgart, Sklaven). İslâm, kölelik kurumunu, eski toplumlarda anlaşılan biçimi ile ilga edip sadece savaş esirliği kurumunu kabul etti. Ne var ki, İslâm çevresinde gerçekleştirilen karşı-devrim dolayısıyla kölelik kurumu -oldukça yumuşatıl-mış da olsa- birçok İslâm-dışı görünümleri ile toplumda varlığı-nı sürdürdü.

Eflâtun [Platon] M. Ö. 427-347), -Aristoteles gibi- İslâm düşüncesi çevrelerinde de çok etkili olmuş eski Yunanlı feylesofdur. Kölelik konusunda yukarıdaki dipnota bakınız.

Platon’un hocası olan Sokrates’in (M.Ö. 469-399) şirk dini mensupları tarafından idam edildiği düşünülürse, Aristoteles’i bilmem, fakat Sokrates ve Platon’un kölelik hakkındaki düşüncelerinin yeniden gözden geçirilmesinin uygun olduğu kanaatindeyim. Aristoteles’de Ebu Yusuf, Eflâtun ve Sokrates’de ise Ebu Hanife özellikleri belirgindir.                . •

61

DİNE   KARŞI   DİN

ALİ   ŞERİATI

ğunuzdan yakınmayın ve rahatsız olmayın. Nasıl olsa öte yanda karşılık göreceksiniz. Artık-eksik ne ise burada, dünyada gürültüsünü yapmayın. İleride on mislini alacaksınız” derler. Böylece insanın, bireyin iç aleminde, zihninde bir yadsıma ve seçme (itiraz ve intihab) işlemi yapmasını önlemek isterler. Güç ve servet sahiplerine karşı eleştiri yöneltme sorumluluğu duyan ve bu bilinçle karşı koyan halkın veya bir topluluğun hareketi, bu yoldan bastırılmış olur.64 Dinin görevi; bu devrimi, bu eleştiriyi, bu düşünce biçimini ve bu yadsımayı engellemek, insanların iç aleminde bu devrimi öldürmek, boğmak ve bastırmak olmuştur (şirk dininin görevi —H.H.) Nasıl? Olup-biten her şeyin Tann’nın isteğine uygun olduğunu söyleyerek… Şu halde yükselen her itiraz, Allah’ın iradesine itiraz demektir. İşte bütün bu öğreti, dinin statükoya dayanak hazırlamasından ibarettir. Din de bu öğretinin bütünüdür, (şirk dinî, toplumdaki din —H.H). Bu dinde de ibadet ve inanç vardı; bu da, kendisiyle çatışan harekete karşı koyuyor, insanlardan sorumluluğu kaldırıyor, sınıf ve ırk farklılıklarını yasallaştırı-yordu. Hatta bu tanrıların dini de millî bir özellik taşıyordu. İran’daki tanrılar, İzedler65 ve Hudâlar, İranlılar ile birlikte Enîran ile çarpışıyorlardı. Bu da evrenin tanrılarının bile İran’ın üstün ırkının yanında olduğunu ve necis ve pis

Martin Luther (1483-1546) böyle yapanlardandır. Kurtarıcı gibi ortaya çıkıp başka bir efendinin bayraktarlığını yapmıştır. Bahaîlik ve İslâm’dan sonra ortaya çıkan bütün yeni dinlerin ortak özelliği de budur.

İzed (yazata veya ized) denen varlıklar eski İran dininde başlangıçta meleklerin karşılığı iken, sonra bir tür “daha küçük tanrılar” olarak da ele alınabilmişlerdir. Bazıları yazatdnm peri karşılığı olduğunu söyler. Bugünkü Farsça’da da bazen Tanrı karşılığı olarak kullanılan Yezdan kelimesi de buradan gelir. Aslında tanrı veya peri karşılığı değil, büyük melekler dışındaki melekler demektir (Kars. Clement Huart, a.g.e., s. 212).

65

62

l’

lı.

olan Enîran ile savaştıklarını gösterir. Enîran kimlerdir? İranlı olmayanlar… Böylece görmekteyiz ki, ırk ayrımı ve üstün ırk görüşü din aracılığı ile yasallaştırılmaktadır. Sınıf ayrımı da aynı şekilde bu din tarafından yasallaştırılır. Zaten dinin üstlendiği görev de budur.

Buna karşılık, Peygamberimiz (s.a), bütün hak peygamberlerin çobanlık yaptığını söylemiştir.^6 İşte bu Hak dinin peygamberleri çobanlık, işçilik yapmış, emekçilerden de daha fazla olarak yoksulluğu ve açlığı kendi nefis ve bedenleri ile tatmış, bunların yamsıra -bir sınıfını da- mûbed-lerin, keşişlerin, büyücü ve muğların67 teşkil ettiği hâkim tabakanın dinine de karşı çıkmışlardır. Tevhid dinine karşı çıkan bu tagut dini; halka/insanlığa da karşıdır. Bu din tarihte her zaman ‘üstün gelmiş, yönetmiş, hâkim sınıfın yoksul sınıfı susturma, kandırma ve bastırma aracı olmuştur. Bu din, tarih sürecinde ve Ortaçağ’da iki biçimde görülmektedir: Biri, oldukça açık biçimidir ki, şirk dininin ilk biçimi budur. Bugün de Afrika’daki birçok yörede şirk dininin bu ilk biçimine rastlanmaktadır. Bu din, resmen çok tanrıcılığa inanır. Tabu dinidir, kutsal sayılan bir hayvanı yüceltir, Afrika kabilelerinde henüz bu gibi dinler mevcuttur.

Tağuta tapıcılık, yani mele ve mütrefîn dini ile mücadele, eğer bu din apaçık ve belirgin biçimde ise kolaydır. Buna karşılık bu şirk ve tağuta tapıcılık dini, Tevhid dininin

“” Resûl-i Ekrem’den (s.a) bütün peygamberlerin bir süre çobanlık ettiğine ilişkin bir hadis rivayet edilmektedir.

“‘ “Zerdüşt dini devlet dini olup, bu dinin ruhanîleri Sasani İmpa-ratorluğu’nda birinci sırada bir önem kazanmışlardı”. Bu ruhanî sınıfın en alt tabakasında basit mag&lar (muğ), onların üzerinde herbedh’ler (ateşe nezaret eden rahipler), daha sonra mâbed\&r (muğların başkanları) gelir (Clement Huart, a.g.e., s. 187).

63

DİNE   KARŞI   DİN

bulunduğu bir toplumda kılık değiştirip Tevhid dini gibi görünürek mele ve mütrefîn’in aracı haline gelirse, -ki bu, şirk dininin ikinci biçimidir- işte o zaman durum daha tehlikeli olur (Bâtıl hemtşe bâtıl-u beyhudedir velî [Müşkül budur ki suret-i Hak’dan zuhur eder] — H. H). Tarihte şirk dinin ikinci görünüşü budur. Burada tağuta tapıcılık Tevhid dini görüntüsüyle ortaya çıktığından, Tevhid diniyle çarpı-şıyormuş görünümü doğmamaktadır. Oysa tağuta tapanlar Allah’a taptıkları bahanesiyle, Allah’ın devriminin samimi önder ve mücahidlerine saldırmakta, musallat olmaktadırlar ki, tehlikeli olan durum da budur.

Ben İslâm tarihi dersi vermekteyim ve her yıl şu soruyu sorar, önceden de herkesin bildiği gibi şunu söylerim: Bu sorunun doğru cevabı verilebildiği takdirde, müşkillerin birçoğu çözümlenmiş olur, hatta toplumsal sorunlar da… Sorduğum soru şudur: Aynı toplumda iki zat aynı dini tebliğ ederek onun kabul edilmesine ve benimsenmesine çalışmaktadırlar. Resûl-i Ekrem (s. a) başarıya ulaşırken Hz. Ali (zahirde — -H. H) yenilgiye uğramaktadır. Niçin? Halk aynı halktı: yedinci milâdî yüzyılın Arap halkı… Din de aynı dindi: İslâm… Kitap da aynı kitaptı: Kur’an… Ma’bud da aynı ma’bud’tu: Allah… Dil de aynı dildi, zaman da aynı zamandı, toplum da aynı toplumdu, her iki zat da: Resûl-i Ekrem de, Ali de aynı şeyi istemekte idiler. Öyleyse, niçin birisi başarıya ulaşıyor, muzaffer oluyor da, diğeri yenilgiye uğruyor?

Bu soruyu sorduğumda, bazılarının verdiği cevaplar çok korkunç olmakta idi. Diyorlardı ki: “Ali uzlaşmacı değildi, hakka aykırı olanla hiçbir zaman uzlaşmaya yanaşmazdı. Zulmü kabul edemiyordu. Pazarlık tanımazdı”. Pekâlâ, bütün bunlar Ali (k.v) lehinde söylenmiş sözler… Ancak bu sözler aynı zamanda, Resûl-i Ekrem’in (s. a) aleyhine de değil midirler? Bu durumda, -Allah esirgesin- Resûl-i

64

ALİ   ŞERİATI

Ekrem’in (s.a) bu vasıfları haiz olmadığı için mi galip geldiği söylenecek? Evet, Ali’nin uzlaşmacı olmayışı, zulmü hiçbir zaman kabul edemeyişi, bütün bunlar etken olmuştur, fakat başka bir etken aranmalıdır, asıl etken ise başka bir şeydir. Resûl-i Ekrem (s.a) zamanında var olmayıp Ali (k.v) zamanında ortaya çıkan bir etken aranmalıdır. Aslında bu etken apaçık ortadadır. Bu da tağuta tapıcılık, ırka, kabileye, aileye ve sınıfa bağlı din… Puta tapıcılık haline, şirk haline getirilen din… Mele ve mütrefîn’in âleti olan dindir, yani o dönemin Kureyş’idir.

Bu din, yani şirk dini, Resûl-i Ekrem (s.a) zamanında apaçık, örtüsüz, dosdoğru ortada idi. Ebu Süfyan, Ebu Cehl, Ebu Leheb, açıkça “İşte bunlar benim putlarım!” di-yebiliyorlardı.^8 Açıkça ve resmen “Kabe’nin bir puthane olarak önemini koruyalım, Kureyş’in ticaret hayatı bu sayede ayakta durabilir” diyebiliyorlardı. Onların yine açıkça sölediklerine göre, Kureyş’in üstünlüğü ve ticareti bu putlara bağlı idi. Kureyş’in Araplar arasındaki ululuğu, mevki ve makam sahibi olmaları, Arap boylan arasındaki üstünlükleri, onlara göre, bir puthane haline getirilen Kabe’nin

“° Ebu Cehl, İslâm’dan önceki zorbalık ve gerçek bilgi kaynağından habersizlik döneminin başlıca sinalanndandır. 624 yılında Bedr Savaşı’nda öldürülenler arasındadır. İslâm’a ve Resûl-i Ekrem’e (s.a) en inatçı düşmanlığı gösteren birisidir. Ebu Leheb, Resûl-i Ekrem’in (s.a) amcası olmasına rağmen, -bu aileden-Hz. Peygamber’in en korkunç şahsî düşmanları ile işbirliğinde bulunan yegâne kimsedir” (Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. I, İstanbul 1980, s. 53). Kur’an-ı Kerim’de Tebbet sûresinde adı geçer. Ebu Süfyan’ın kızkardeşi Cumeyl (Ümmü Cemil) ile evli olması, bu sıhriyetin etkisinde kalarak İslâm’a düşmanlık etmesine yol açmıştır (bkz. İslâm Ansiklopedisi, Ebu Leheb maddesi). Ebu Süfyan, İslâm’ın tebliği dolayısı ile şahsî çıkarlarını tehlikede gören ve Mekke’nin fethine kadar İslâm’a düşmanlık eden Emevî ailesinin o dönemdeki reisidir. Muaviye’nin babasıdır.

65,

DİNE   KARŞI   DİN

mütevellîliğinin, yönetim görevlerinin Kureyş’te oluşu idi. Bunlar atalardan gelen kural ve törelerin [sünnetu’l-evvelîn] bir parçası idi. Onların atalardan gelen mitolojilerinin, esa-tîr ve efsanelerinin [esatîru’l-evvelîn] bir parçası idi. “Başka bir şeyi asla kabul edemeyiz, biz bu eski törelerin savunucusuyuz” demekte idiler. Bu sözleri dobra dobra söylemekte idiler. Bu sebeple, bu gibi kişilerle mücadele daha kolay olmaktaydı. Zafer daha kolaylıkla gerçekleşebiliyordu. Re-sûl-i Ekrem (s.a) zamanında durum böyle olmuştur. Biz burada tarihî ve içtimaî etkenleri değerlendiriyoruz, yoksa gaybî etkenleri ne ben bilebilirim, ne de başkası. Ali de aynı türden kişilerle savaşmaktadır, ancak bu kişiler artık perdelenmiş, maskelenmiştir. Burada perdenin-örtünün anlamı nedir? Burada tevhid örtüsü, şirk bekçilerinin üzerine çekilmiştir. Ali kılıç çektiğinde, artık öyle bir Kureyşliye karşı kılıç çekmektedir ki, artık putları değil, Kabe’yi savunduğunu söylemekte, Muallakat-ı Seb’a’yı® [Yedi Askı] değil, Kur’an-ı Kerim1 i mızraklara takmaktadır. Bunlarla mücadele kolay değildir.

İmdi bu şirk ne yapmaktadır? Cihada gitmekte, İslâm adına fetihlere çıkmakta, hutbe okutmakta, mescid kurmakta, orada cemaat namazı kıldırmakta, Kur’an-ı Kerim okumakta, bütün İslâm bilgin ve hâkimlerini kendine tâbi kılmakta, kendim Resûl-i Ekrem’in (s.a) tebliğ ettiği dinin ilkelerini yücelten ve savunan bir kişi olarak göstermektedir. Ne var ki, işin içyüzünde, şirk yine aynı şirktir. Bu tür

^ Muallakat-ı Seb’a, İslâm-öncesi Arap şiirinin Kabe’ye asılmaya layık görülen yedi şaheseridir. Kur’an-ı Kerim’in üstün, asil ve ilahî ifade ve beyanına karşı, müşrikler eski Arap şiirini çıkarmaya kalkıştılar. Mekke’nin fethinden sonra ise İslâm’ın özüne düşmanlıklarını sürdürenler, Sıffin savaşı (657) sonunda -Kur’an-ı Kerim sahifelerini mızrağa taktıkları gibi- artık Kur’an-ı Kerim adına mücadele ettiklerini iddia etmeye başlamış idiler.

66

ALİ   ŞERİATI

şirk dini ile mücadele, diğer bir deyişle dost giysisini kuşanan bir düşmanla, tevhid ve takva giysisi içinde tevhid ile savaşan bir şirk ile mücadele kolay değildir. Öylesine zordur ki, Ali (k.v) bile yenilgiye uğramıştır (galip sayılır bu yolda mağlub! —H.H). Bütün toplumsal olaylar ve ıslahat tarihinde şunu görmekteyiz: Yabancı düşmanı, yabancı ırktan gelen istilacıyı kolaylıkla yenen ve kovan önderler çok olmuştur. Bu önderler yabancı düşmanlara karşı koyabilmiş, olanca güç ve azametine ramen onları yok edebilmişlerdir. Ne var ki, dünyanın en büyük ordularını yenebilen bu kahramanlar, içeride milletin perişanlık ve bedbahtlığına sebep olan, toplumu mutsuz kılan kişilerle savaşmaya, iç savaşa girişince, aynı kahramanlar başarılı olmayabiliyorlar, yinelgiye uğrayabiliyorlar. Oysa bu kahraman aynı kişidir, yabancı düşmanı yenmi, iç düşmana yenilmiştir. “Zorbalık ve hilekârlık, dindarlık ve takva giysisini kuşanırsa, tarihin en büyük facialarından birisi ve tarihi etkileyen en büyük güçlerden birisi meydana gelmiş olur”.70

Demek oluyor ki, şirkten söz edilince, aklımıza hemen hayvana, bitki veya heykele tapınmak gelmemelidir. Böyle düşünürsek Hz. İbrahim (a.s) ve Resûl-i Ekrem’in (s.a) savaşlarından sonra şirk dininin mahvolduğunu sanırız. Oysa şirk dini, halkın din duygusunun topluma tahakküm eden mele ve mütrefîn eliyle yönlendirildiği dindir.

Şu halde 17 ve 18. yüzyılın ve Yakınçağ’ın aydınlarının bu din ile savaşmaları, ona karşı çıkmaları, bu dinin halkın perişanlık ve bedbahtlığına sebep olduğunu, halkın esaret,

70 Metinde Grişmen gibi bir ad geçmekte, “Zorbalık ve hile, takva giysisini kuşanınca tarihin en büyük faciası ve tarihe musallat olan en büyük güç meydana gelmiş demektir” sözü, bu zata atfedilmektedir. İsim Latin alfabesi ile yazılmış olmadığından, bu kişinin kim olduğunu tesbit edemedim.

67

DİNE   KARŞI   DİN

zillet, zaaf ve sorumsuzluğununu değişmez ve değişmemesi gereken bir durum olarak tesbit ettiğini, toplumdaki ırk, sınıf ve zümre ayrımcılığını koruduğunu söylemeleri haksız değildir. Bu dinin ilerleme ile, insanın hürriyeti ve eşitliği ile bağdaşmadığını söylemeleri de haklı bir yargı idi. Daha sonra tecrübe de göstermiştir ki, bu dini bir kenara atmalarına yol açan yargıları da haksız değildir. Hürriyet uğruna savaş veren bu aydınlar, insanlığın bu gibi hurafelerden, bu gibi zillet etkenlerinden, uyuşturucu zehirlerden, din adına ortaya atılan ve düzülüp koşulmakta olan bu gibi nesnelerden insanlığın kurtulması ve bağımsızlık kazanması için savaşıyorlardı (tarih boyunca bütün peygamberler, sonunda toplum içinde bu şirk dini karşısında yenilgiye uğradılar. Şu da var ki, tarih boyunca bu şirk dini ile de yalnızca peygamberler savaştılar, başkaları değil).71 Bu aydınların yanılgısı şurada idi: Onlar çoğu kez -biz dindarların da yapmakta olduğu gibi- tarihte din adına, tapınma adına, mabed adına, cihad adına, İslâm ve Salih savaşı adına ne gördü iseler bunların tümünü din sandılar ve saydılar. Nitekim biz de aynı düşüncede idik. Oysa söylemiş olduğum gibi, İslâm’ın devrimci bir bakış açısı vardır ve şirk dinini reddeder. Hak dininin tam anlamı ile ileride gerçekleşeceğini ve Veliyy-i Dîn’in geleceğini söyler.72 İslâm, ister açık, ister tevhid perdesi altında gizli olsun, ister Doğu, is-

71    Peygamber ve imamların yenilgisi, “Son gülen iyi güler” veya Almanların deyişi ile “Ende gut, alles gut!” sözü açısından bakılırsa “galib sayılır bu yolda mağlub!” türünden bir yenilgidir. Ayrıca, nihai zafer kazanılmamış olsa bile, “hatt-ı müdafaa yok, sath-ı müdafaa vardır” ve bu satıh üzerinde eski dönemlere göre Hayr’a ve Hakk’a doğru gelişim olmuş demektir.

72   Mehdi inancına işaret edilmekte ve Kur’an-ı kerim’de vaadedilen dönem kastedilmektedir (Tevbe/33, Feth/28, Sâd/9, Enbiya/105).                                ..     ,        .    .      ..      .  ,

68

ALİ   ŞERİATI

ter Batı’da olsun, tarih boyunca hüküm süren bu şirki reddeder. Peygamberlerimiz bu şirk dinini ortadan kaldırmak üzere gönderilmişler, bir süre sonra zafer yine şirk’te olmuştur. Sorumluluğumuz ve ödevimiz buradan başlamaktadır. İslâm öyle bir dindir ki, aydının ve özgürlük isteyen her insanın ödev ve sorumluluğu bu dinin peygamberlerinin görevi ile uyumludur, aynı yöndedir. Resûl-i Ekrem’in (s.a), Ümmetimin ulemâsı Benî İsrail nebilerinden üstündür buyurması bunu gösterir.73 Demek oluyor ki, peygamberlik silsilesi son bulduktan sonra ulemânın görevi, peygamberlerin çizgisini sürdürmektir. Burada ulemâ, “aydınlar” demektir. Ulemâ’nın görevi nedir? Gerçek dinin anlaşılması ve yerleşmesi için şirk dini ile savaşmaktır, dini ihyaya uğraşmaktır, (gerçek) bilginlere verilen görev budur. Bu din tarih boyunca toplumda gerçekleşememiştir. Nâs’ın/halkın öylesine bir olgunluğa erişmeleri gerekir ki, din şuurlarının öylesine aydınlık olması, tevhidin anlamını öylesine kavramış olmaları gerekir ki, tevhid ile tağuta ta-pıcıhk arasındaki farkı ne bir şekilde anlasınlar, bu iki dinin çelişik olduğunu, şirk dininin tevhid kılığına girme sahtekârlığım belirleyip ayırt edebilsinler. Yeryüzünün neresinde olursa olsun, riya perdelerini yırtabilsinler. Böylece insanlık cehlin, korkunun ve materyalistlerin söylediği etkenlerin ürünü olmayan bir dine ulaşsınlar. Kur’an-ı Kerim’de, korkunca -meselâ bir deniz tehlikesi ile karşılaşınca- Al-

‘-‘ Metinde bu hadis, Ümmetimin uleması Benî İsrail enbiyasından efdaldir tarzında rivayet edilmektedir. Benim bildiğim, Ümmetimin uleması Benî İsrail enbiyası gibidir tarzındadır. Hadis-i şerif metninde resul değil -(ki resuller, aynı zamanda ulu’1-azm peygamberlerdir)- nebi kelimesinin kullanıldığına dikkat edilmelidir. Ayrıca, burada Ulemâ’nın özel bir anlamının olması gerekir (bkz. Henry Corbin’den İslâm Felsefesi Tarihi çevirisi, Prof. Dr. Hüseyin Halemi, İstabul 1986, s. 270, 158 no’Iu not).

69

DİNE   KARŞI   DİN

lah’ı anıp da, tehlike geçince tekrar unutan kişilerden söz edilir. Böyle bir din, korkunun ürünü olan dindir. 19- yüzyıl materyalistinin dediği gibi… Dinin, tabiat olayları karşısında duyulan korkunun ürünü olduğunu materyalistler söylemeden önce, Kur’an’-ı Kerim, korku ürünü olan bu din mensuplarını, ibadet ile bir ahş-veriş yapmaya kakışanları, korkakların ibadetini, sınıf ayırımından doğan din anlayışını kınamaktadır.74 Hangi tabakalar bu din anlayışını ortaya attılar? “Burada lokmaya muhtaç olsan bile, sabret-melisin, orada sana cennet sofraları verilecek” diyenler…. İşte sınıf ayrımından doğan din anlayışı budur.

Bizim dinimizde, Peygamberimizin dininde, bu kabil dinlere “ticaret dini”, “korkaklar dini” denir. Buna karşılık “hür kişilerin dini” [din-i âzâdegân] ve “hür kişilerin ibadeti” [ibadet-i âzâdegân, ibadet-ul-ahrâr] de vardır ki, bu dinde hürriyet, aşkın [müteâlî] olana özlem, adalet ilkesini gerçekleştirme ülküsü, insanın özlemleri, devrimci davranışları, ülküleri, eşitlik, tam adaletin sağlanması, böylece yeryüzünde her türlü çirkinlik ve habasetin, murdarlıkların yok edilmesi vardır.7^ Bu din, şirk dininin karşısında olan

7^ Marksist bakış açısından hazırlanmış bir felsefe sözlüğünde, dinin korkudan doğduğu görüşü, Demokritos Epikür, Lucretius gibi eski çağ maddeci düşünürlerine atfedilmektedir. Tabiat güçleri ve yönetici güçler önünde duyulan korku, dinlere yol açar (Philosophisches Worterbuch, Klaus/Buhr, c. II, Religion maddesi, Berlin 1975). Bu sözlüğü hazırlayan bilginlerin İslâm’a ilişkin görüşleri de çok bilimseldir. Esasen Batı’nın materyalistleri de, maneviyatçıları da İslâm sözkonusu olunca yalan yanlış teşhisler koymakta birleşirler.

‘5 İmam Hüseyin’in şöyle dediği rivayet edilir: “Korktukları için ibadet edenlerin ibadeti korkakların, bir karşılık umdukları için ibadet edenlerin ibadeti tacirlerin ibadetidir. Allah’a, sırf O’nun rızasını ve O’na yakınlaşmayı umarak ibadet edenlerin ibadeti ise hür kişilerin ibadetidir”.

70

ALİ   ŞERİATÎ

dindir. Öteki din anlayışı yoksulluğun sürüp gitmesini sağlamak ister, yoksulluğa kılıf uydurur ve dinî gerekçelerle yorumlar, halk yığınlarını tarih boyunca mele ve mütre-fîn’in ve zorbaların, servet sahiplerinin çıkarı için suskunluğa sürükler, aldatır ve uyuşturur, birisinin açlığı ve bir lokmaya muhtaç oluşu karşısında refah ve lüks içinde oluşu olgusu ile ilgilenmez. Bu din, bütün dinî duygulan ya uyuşturucu bir madde biçimine veya toplumdan çekilip münzevî olma biçimine dönüştürür. Bütün maddî nesnelere sahiplenmek ve keyfini sürmek isteyen kimse yararına, diğer insanlarda maddiyattan nefret duygusunun doğmasına çalışır.

Toplumsal gücün tümünü ve insanların kendi yazgıları konusundaki ödev ve sorumluluklarını, maddî ve manevî ihtiyaçlarını zorbaların ve servet sahiplerinin çıkarı uğruna yadsır, inkâr eder ve adalete aykırı, zalimane bir şekilde oluşan statükoyu dinî yorumlar ve güçlü ve becerikli din adamları aracılığı ile korur; açlık, yoksulluk ve hastalığı Allah’ın rızasına uygun bir durum ve manevî tekâmülün hazırlık safhası sayar.

Metafizik açıdan her biriyle ayrı türden bir hesabı, bir ilişkisi vardır; böylece insanların bir araya gelmemesini, topluluğun bireyin yalnızlığına dönüşmesini ister. Din adamları, halkın (özgürce) yaşama, mutlu olma, mülkiyet ve yönetim haklarını kendi yararlarına gasbederler.

İşte böyle bir din karşısında, bu dinin simgesi olan Bel’am-ı Ba’ur’dan söz edildiğinde, Kur’an-ı Kerim, başka konularda kullanmadığı bir ifade kullanır. Tarih boyunca insanlığın dinî duygu ve inançlarını müreffeh hâkim zümre yararına sömüren ve saptıran -kendileri de hâkim zümreye dahil olan- bu gibi din adamları anıldığında, Kur’an-ı Kerim, hiç sözünü sakınmaksızın mes’eluhum ke-meseli’l-

71

DİNE   KARŞI   DİN

kelb [onların meseli köpeğin meseli gibidirP^ buyurur; onlar bu bakımdan köpeğin davranışına benzer bir davranış içindedirler. Zulmü, sömürüyü, zilleti, ırk ve sınıf ayrımlarını, bilgisizliği, insan yeteneklerinin tarih boyunca mahve-dilişini, duraklama ve gerilemeleri, insanlığın büyük kahramanlarının yok edilişini tarih boyunca bunlar savundular ve korudular. Hak dininin peygamberlerinin onca cihad, savaş ve uğraşmalarını tarih boyunca yine onlar akîm bıraktılar. İşte Kur’an-ı Kerim’in ifadesinin buradaki sertliği, şirkin lânetli görevine olan nefretinin şiddetinden kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak şunu söylemek isterim:

-(Belki de bu sözümü kabul etmek size ağır gelecektir. Belki, ileride doğacak fırsatlarda bu konuda daha fazla konuşmamız gerekecek, yararlı olacaktır. Çünkü burada söylediğimiz, tarihe, dine ve her şeye bakış açımızı ve yargılarımızı değiştirecektir). –

Sözüm şudur: Batı’da aydınların ve özgürlük savaşçılarının yüklendikleri görev, Kilise ve Ortaçağ dini ile mücadele etmek idi. Avrupa’yı bin yıllık bir duraklamadan sonra bu sapmış dinden ve dinî sapıklıktan, diğer bir deyişle şirkten ve tağuta tapıcılıktan kurtarmak istiyorlardı. Şirk bu kez İsa (a. s) giysisine bürünmüş bulunuyordu. Bunlar vesilesiyle (yani bunlara karşı savaşmak suretiyle) şirkle savaşıldı. Bu savaşanların görevi de peygamberlerin tarih boyunca yüklenmiş oldukları görev gibi idi. (Tabiatıyla, onla-

A’raf/186’da anılan bu örneğin, Hz. Musa (a. s) dönemindeki din adamı tiplerinden ve Hz. Musa’ya düşmanlık edenlerden-Bel’am-ı Ba’ur’a ilişkin olduğu konusuna daha önce değinmiş idik. Ayet-i kerimede’de, benzer kişilikler için kullanılan ağır ifade, yine aynı veya benzer kişilikler için başka bir benzetme ile tekrarlanmaktadır (Cuma/5).

72

ALİ   ŞERİATI

rın vardıkları sonuçların tümüyle doğru olduğunu söylemek istemiyorum).77

Peygamberler de her zaman bu taşlaşmış ve sapık din anlayışı ile, insanlığa, halka karşı olan din ile, şirk ile, tağuta tapıcılık dini ile savaştılar, putları ve şirk dini’nin bütün alâmetlerini ortadan kaldırmakla, kılıf uydurucu ve uyuştuaıcu dini de yok etmeye çalıştılar. Bu da gelecekte ve dün, tarih boyunca, Hak dinini izleyen bütün insanların görevidir.

Şirk dininin tarih boyunca hüküm sürdüğünü, peygamberlerin tarih dinine/şirk dinine karşı bir devrim başlattığını söylerken, bizim de bugüne kadar mele ve mütrefîn elinde kalan insanlık tarihi sürecini, tarihin akışını değiştirme konusunda ödevli ve yükümlü olduğumuzu ifade etmiş oluyoruz. Görevimizin bir tür gericiliği gerçekleştirmek olmadığı, maziye dönüş ile ilgisi bulunmadığı açıktır. Görevimiz hak peygamberlerinin devrimini sürdürmektir. Bu peygamberler halkın bağrından koptular, yetiştiler. Ümmî peygamberler, yani ümmetî peygamberler, diğer bir deyişle mele ve mütrefîn’e bağımlı olan önderlerin karşısında olan peygamberler, işte bu Hak peygamberlerdir.78 Bu peygamberlerin karşı çıktığı önderler ise; ya prenslere, ya feodalite

77   Nitekim bu konuşmanın son satırlarında merhum Şeriatî’nin bu görüşe hangi yönden katıldığı ve “Tevhid dini” söz konusu olunca asla katılmadığı açıkça anlaşılacaktır.

78    Ümmî terimini, yine hak dilinde ve günlük dilde kullanılan manası ile alanlar, bunun “okuyup yazma bilmeyen” anlamına geldiğini sanabilirler. Oysa Resûl-i Ekrem’in (s.a) bir beşerden tahsil görmemesi,

Bir mektebe oldu ki müdavim

Allah idi zatına muallim

beytinde anlatıldığı gibi eğitilmesi, okuyup yazma bilmemesi anlamına değildir. Ümmî, Yahudilik ve Hristiyanlık’a mensup olan topluluklar dışındaki Araplar veya Hicaz (Ümmü’1-Kurâ) halkı manasını da ifade edebilir. O dönemde Arap Yarımadası’ndaki

73

DİNE   KARŞI   DİN

dönemi toprak sahiplerine, köy ağalarına bağlanıyorlar, bir veya iki taraftan prens veya toprak ağaları soyundan geli-yorlardı.7^

Dinde -nitekim bizim de anlamadığımız gibi- Batılı aydınların anlamadığı nokta şudur: Onlar, tarihî din veya diğer adı ile şirk dini hakkında doğru bir yargıya vardılar. Soylu ve nüfuz sahiplerine, soyluluğa, müreffeh ve soyguncu tabakaya bağlı din hakkında verdikleri yargı doğru idi. Ancak, daha sonra yanlış bir sonuca vardılar ve vardıkları doğru yargıyı en genel anlamı ile dini kasayacak şekilde genelleştirdiler. İşte bu yanlıştır. Tarih açısından din yoktur, dinler vardır. Nitekim Gurvitch de böyle söyler: “Genel anlamda bir toplum yoktur, toplumlar vardır”.80

Museviler, kendilerinden olmayan Arapları ümmiyîn olarak vasıflandırıyorlardı (Âl-i İmran/75). Belki de kendileri İsrailoğulla-n’ndan sayıldığı ve Arap Yarımadası’nın diğer halkını da İbrahim’in (a.s) diğer oğlu İsmail (a.s) soyuna mensup saydıkları için, İsrailoğulları’ndan olmayan Araplara ümmiyyîn diyorlardı. Şu halde Resûl-i Ekrem (s.a) için kullanılan ümmî sıfatı da (A’raf/157-158) “tahsil görmemiş” anlamında değil, “İsmail soyundan” anlamında olabilir (Kars. Kamus-ı Kur’an, c. I, Ümmî maddesi). Dr. Şeriatı ise ümmîye, “ümmetî” ve dolayısı ile “toplumcu ve insancı” gibi bir anlam vermektedir (halktan yana oluş anlamı).

” Örnek verilmiyor. Sasanî Hanedanı ile din adamları sınıfının ilişkisine önceden değinmiştik. Bazıları da soyca asillerden olmamakla birlikte sonradan güçlülerin hizmetine girmişlerdir.

80 Georges Gurvitch (1894-1965): Diyalektik bir toplumbilim anlayışının temsilcisidir. Rusya’da doğmuş, 1932-1940 yılları arasında Fransa’da, 1940-1945 yılları arasında Amerika’da Toplumbilim Kürsüsü’nde ders vermiş, 1948’de yine Paris’te öğretim üyeliği yapmıştır. Toplumbilim alanında incelenen olgu ve kurumlar da sürekli değiştiklerinden, Gurvich “dogmatist” diye nitelediği görüşlere karşıdır (Hartfiel/Hillmann, Worterbuch der Soziologie, 3. bası, Stuttgart, Kroner Verlag 1982).

74

ALİ   ŞERİATI

Şu halde her toplum için bir yargıya varırken ayrıca bir inceleme yapmak gerekir. Tarihte de iki türlü din anlayışı var olmuştur, iki safın, iki karşıt topluluğun var olmasına uygun bir şekilde, din anlayışı da ikidir. Saflardan birisi zalimin safıdır, halkın ilerlemesine, hürriyetine, gerçeğe, adalete, ileriye ve uygarlığa düşman olan saf… Bu saf, kendi sapkın içgüdülerini ve ihtiraslarını tatmin edebilmek için, halka tahakküm edebilmek ve yoksun bırakabilmek için, belirli bir din anlayışına sahip olmuştur, bu da “dinsizlik” değil, belirli bir din olarak görünmüştür. Karşı safta ise Hak Din vardır. Bu Hak Din karşı safı sindirmek ve yenmek için gelmiştir.

Ben, bir yandan şirk dini hakkında olumsuz yargıya varan aydınların yargısını doğru bulurken, diğer yandan onları -şu açıdan— haksız ve insafsız görmekteyim: Buda dini, Zerdüşt dini, Mezdek dini, Mani dini, Yunan dinleri gibi üstün tabakaların ortaya attığı, mülk sahibi ve feodal-ların, refah erbabı hâkim sınıfların dinlerini gözlemleyerek bir sonuca varmış, sonra bunlardan çıkarttıkları, bu dinlere dayanarak halka hükmeden yönetim ve hanedanların tutum ve davranışları dolayısıyla elde ettikleri olumsuz yargı ve sonucu ise, doğru bir yargı olmasına ramen, yanlış bir genelleme ile karşı safa da uygulamaya kalkışmış, hem hak, hem de şirk dini hakkında aynı yargıyı vermişlerdir. Çobanların, peygamberlerin dinini Şirk dini ile bir tutmuşlardır. Emek ve zahmetin, yoksulluğun anlamını insanlardan daha iyi bilen, gerçek seçkinlerin ve Allah’ın seçtiklerinin dini olan bu din ve bu peygamberler, şirk dinine karşı -tarihte herkesten fazla (hatta sadece bunlar)-cihada girişmişler, onunla savaşmışlardır. Hak dinin peygamberleri kimi zaman şirk dininin mensup ve savunucu-larınca şehid edilmiş, bu peygamberleri izleyenler, imamlar ve bu çizgiyi sürdürenler de şirk dininin gücü aracılığı

75

DİNE   KARŞI   DİN

ile zindanlarda zehirlenmiş veya katledilmişlerdir. Zaman olmuş, ki, Hak dinin mensupları katliâm edilmiştir. Şimdi biz kalkar da, şirk dini hakkında varmış olduğumuz bir olumsuz yargıyı Hak dine de genelleştirir, şirk dinine karşı leküm dînüküm veliye dîn buyurarak kendisini şirk dininden kesinlikle ayırmış olan Hak dini için de aynı şeyleri söylersek, işte bu yargı bilim-dışı, aydın oluş niteliğine, hatta ahlâka, dürüstlüğe ve dış gerçekliğe aykırı bir yargı olur.

Aydınlar! Neredesiniz? Batı’dan aktarma yargı verilebilir mi bu konuda? Batılı kendi dini hakkında kolayca mı bir yargıya vardı? Üç yüz yıl boyunca savaştı uğraştı, okudu, inceledi, ancak bu uğraşmalardan sonra (şirk dini haline sokulmuş —H.H) Hristiyanlık’ın Batı’nın başına nasıl bir belâ kesildiğini anladı. Biz ise tecrübe ile değil, sadece tercüme ile (deneye değil, başkalarının başka şartlar altında yaptıkları deneyin sonuçlarını aktararak —H.H) hemen bir yargıya varıyoruz. Aydın oluş demek, elbette bu demek değildir.

İleride, İslâm toplumlarında aydınların nasıl oluştuğunu inceleyecek ve anlatacağım. Açı aç bıraksın da, başka birisi onun ekmeğini yağma edebilsin diye uğraşan, yoksulluğun sürdürücüsü ve bizzat bir tür uyuşturucu hükmünde olan, tarihte sürekli bu görevi üstlenmiş bulunan, yoksulluğa sebep olan ve yoksulluk olgusunun sürekli var olması için çalışan din için verilen yargı, nasıl olur da Ebu Zer’i eğiten din için de doğru olur? Ebu Zer, İslâm’ın o pak ve kâmil siması, Resûl-i Ekrem’in (s.a) bizzat eğittiği bu insan! O Ebu Zer ki, ne ırka, ne sermayeye, ne kültüre, hiçbir şeye dayanmıyordu. Tercüme bir tip de değildi. Her şeyden arı bir insanlık ruhuna sahip olan Ebu Zer, bu tezgâhın, bu kitabın, bu okulun ürünü idi.

76

ALİ   ŞERİATI

Ebu Zer şöyle der:

Evinde ekmek bulamayanın tolumdan zorla almaya kal-kışmayışına şaşarım.81

Ben bu sözü -kimin söylediğini belirtmeksizin- Batı’da naklettiğimde, bazıları bunun Proudhon’un82 sözü olduğunu sandılar. “Bu ağırlıkta ve kesinlikte bir söz Proudhon’un ne haddine?” diyordum. Bazıları da “Dostoyewski8^ söylemiştir” diyorlardı. Dostoyewski, “Bir yerde bir adam öldü-rülmüşse, suça katılmayanların da eline kan bulaşmıştır” der. Bu da bir bakıma doğrudur. Fakat Ebu Zer’in ne dediğine dikkat edin! Ebu Zer’in bu sözü, bir dinin sözüdür,

Merhum Şeriatî’nin; gençliğinden beri özel bir ilgi duyduğu Ebu Zerr-i Gıfârî (Cündeb ibn Cünâde); İslâm’dan önce de muvahhid olan Haniflerden idi. Müslümanlığı ilk kabul edenlerden dördüncüsüdür. Resûl-i Ekrem (s.a) ve Mü’minlerin Emiri Ali tarafından çok sevilmiş ve övülmüştür. Muaviye’nin Şam valiliği sırasındaki haddi aşan yolsuzluklarına karşı çıkması dolayısı ile, Medine’ye getirilmiş ve oradan da yaşama şartlan ağır olan bir yere sürülmüş, Hicret’in 32. yılında orada vefat etmiştir (Gölpınarh, Nehcu’l-Bela-ğa çevirisi, s. 183-184). Dr. Şeriatı henüz 20 yaşına iken Ebu Zerr’in hayatı hakkında Arapça bir kitabı Farsça’ya çevrilmiştir (bu konuda bkz. -(bu Kitab’ın Sunuşu’nda da anılan)- Ali Şeriatı Üzerine Bir Oturum, s. 12). Metinde Ebu Zerr’den nakledilen söz şiddetli bir söz olduğundan, hafifçe yumuşatılmıştır. “Evinde azık bulamayan kişi nasıl olur da topluma kılıç çekerek karşı çıkmaz, şaşarım” mealindedir.

Pierre Joseph Proudhon (1809-1865): Gazeteci ve kendini sosyalist kuramcı olarak eğitmiş bir zattır. Anarşizm çerçevesinde ele alınabilecek görüşleri vardır. Faiz veya toprak gelirinden, çalışılmadan elde edilen serveti hırsızlık olarak nitelendiğinden, mutlak olarak “mülkiyet hırsızlıktır” görüşünde olduğu sanılır (Phi-losophisches Worterbuch ve Worterbuch der Soziologie).

Dostoyewskiy Feodor Mihailoviç (1821-1881): Ünlü Rus düşünürü ve romancısıdır. Ezilenler’in yanında görüşler ileri sürdüğünden, Ebu Zerr’e ait yukarıdaki sözün de ona ait olduğu sanılmıştır.                        .               … …         ……. i

77

DİNE   KARŞI   DİN

din adına konuştuğunu iddia eden bir din adamının değil! Fransız İhtilâli’nden sonra söylenmiş, çeşitli etkilerin ürünü bir söz de değildir. Fransız İhtilâli’nden çok önce, Gıfar Ka-bilesi’nin çevre şartlan içinde söylenen bir sözdür.8^ Yoksulluğu doğuran, yoksulluğun doğmasına sebep olan kişilere karşı ayaklanılması, aç olan kişinin kendisini sömüren kişiye karşı ayaklanması değil, toplumdan hakkını zorla istemesi belirtiliyor. Niçin topluma, herkese karşı? Çünkü herkes bu toplumda yaşamaktadır. Herkes sömürücü olmasa bile, bu toplumda yaşayan herkes, benim yoksul ve aç olmam dolayısı ile sorumludur… Sömürücünün eylemine katılmış demektir…85

Bu sözün temsil ettiği dini, insanlığa ve halka karşı bu açıdan bakan bir dini, tarih boyunca yoksulluğu statiko haline getirmeye ve korumaya çalışan din ile aynı saymak ve aynı yargıyı vermek; insafsızlık, cehl-i mutlak, hem gülünecek, hem de ağlanacak bir durum değil midir?

Selâm

84

Gıfar, Ebu Zerr’in mensup olduğu kabiledir. Dr. Şeriatî, Ebu Zerr’in bu sözünün Fransız İhtilalîli’nden sonra Batı’da gelişen “insan hakları” edebiyatının etkisinde söylenmeyip doğrudan doğruya İslâm’ın getirdiği bir bakış açısı olduğunu belirtmektedir.

Metinde, Ebu Zerr’in yukarıda 81 numaralı notta anılan sözünün şiddetli ve heyecanlı bir yorumu vardır ki, bu heyecana kanunlar elverişli olmayıp “sigortanın atması” ihtimali olduğundan, ifade yumuşatılmıştır. Esasen Dr. Şeriatî.bile bu sözü söylerken sonunda daha ılımlı bir ifade kullanmıştır. Dr. Şeriatî bu sözü yorumlarken, bir kişinin yoksulluğundan bütün toplumun sorumlu olduğunu, bu toplumun yoksulluğu ortadan kaldırıcı bir düzen kuramamış olduklarını belirtmek istemektedir.

78

SONSÖZ

SONSÖZ

Kitabın üçüncü baskısı sırasında, merhum Dr. Şeri-atî’nin bu kitapta sözünü ettiği din ile karşı din olgusunun günümüzdeki görünümleri üzerinde bir-iki söz öylemeyi yararlı gördüm.

Tevhid dini, -Ali Şeriatî’nin de belirttiği gibi- bütün Tanrı elçilerinin tebliğ ettiği dindir ve bu dinin adı İslâm’dır (bkz. Âl-i İmran/19). Kim bu gerçeği kavrayacak yetenekte olduğu halde inat veya çıkarı yüzünden reddeder, başka bir din veya din sentezi ortaya atmaya çalışırsa, bu dinin Allah katında bir değeri yoktur ve bu kişi de âhi-ret hayatında hüsrana uğrayanlardan, akıl almaz yanılgısının bilincine varanlardan olur (bkz. Âl-i İmran/85). Allah, Kur’an-ı Kerim vahyinin tamamlanması ile bu dini kemale erdirmiş, olgunlaştırmış, insanlığa nimetini tamamlamış,

81

SONSÖZ

insanlık ümmeti için İslâm’ı din olarak belirlemiş ve seçmiştir (bkz. Mâide/3).

Allah katında din, İslâm olduğuna ve bu din olgunlaşıp tamamlandığına göre; artık İslâm’dan sonra hiçbir din veya sentez gelecek değildir. Resûl-i Ekrem’den (s.a) sonra gelenler ve tamamlanmışı tamamladıklarını iddia edenler sadece yalancıdırlar ve İblis’in yaldızlı sözlerini vahy-i ilahî yerine sürmeye çalışan şeytanlardır, İblis dostlarıdırlar (bkz. En’am/112). Daha önceki bütün gerçek Tanrı elçileri de -Resûl-i Ekrem’in (s.a) tebliğ ettiği vahiyde olduğu gibi- bu Tevhid dinini “İslâm” olarak adlandırmışlardır, Musevîlik veya İsevîlik olarak değil! Benî İsrail’in son nebilerinden olan Haggai de Tevhid dininin aslındaki saflığa döndürüleceğini ve dinin kemale erdirileceğini aynı ad ile tebşir etmiştir:

Bütün kavimlerin Ahmed’i [Ümmî Nebi ve Resul] gelecek… Alemlerin rabbi buyurur ki: “Arzda İslâm’ı hâkim kılacağım” (Haggai/7-9).

Hz. İsa da aynı dinin tebliğcisi idi, ayni ilah’ın, tek ilah olan Allah’ın elçisi olarak bu dine çağırıyordu. Bu sebeple, Hz. İsa’nın ve o’na iman edenlerin selâmı da, Hz. İsa’dan öncekilerin ve bizim selâmımız idi.

Merhum Şeriatî Dine Karşı Diride bâtılın hakka karşı durma çabasının özellikle bir görünümü üzerinde durmuştur: Bu da, yeni bir din getirmeye kalkışmayıp Tevhid dinini yanlış yorumları ile afyon haline getirenlerdir.

Ancak, kendisini Mesih zanneden Sabetay Sevi’nin 17. yüzyılda Yahudi dünyasında sebep olduğu büyük hayal kırıklığından sonra, Tevhid dinine düşman olanlar yeni yöntemlerle sentez dinleri icat etme denemesine kalkış-

82

SONSÖZ

mışlar, ilk modern çağın bâtıl dini de masonluk olarak ortaya çıkmıştır. Bu dinin merkezi nerede olacaktı? Elbette, bugün sayıları çok artmış olan bâtıl dinlerin merkezi nasıl ABD’de ise, modern çağın ilk bâtıl dininin merkezi de emperyalizmin o zamanki merkezinde, Londra’da olmalı idi. Katolik Kilisesi, bu bâtıl dinin getirebileceği tehlikelerin çabuk farkına vardı. Fakat bu bâtıl din kısa zamanda ABD’ye ve tekrar Kara Avrupası’na atlayıp yansıdı ve Fransız Devrimi ile oldukça görkemli bir geçici zafer kazandı. Böylece bâtılın, yani karşı-dinin elinde artık iki yöntem vardı: Dinin afyon haline getirilmesi ve “insanlık dini” görünümünde yeni bir bâtıl din tebliği! Bu bâtıl dinin (masonluk) Fransız Devrimi ile parlak bir başarıya ulaşmış görünmesi, bâtılın bir yanan yeni yeni bâtıl dinler türetmesine ve bu iş için de özellikle ABD’deki çevre şartlarını uygun görmesine yol açarken, bir yandan da materyalizmi bir din haline getirmesine sebep oldu (marksizm). Yine merhum Şeriatî’nin belirttiği gibi, materyalizm dini, Tevhid dinini hiç göz önüne almayarak ve bilmezlikten gelerek, dinleri afyon olarak niteledi ve insanlığı materyalizm dinine çağırdı. 1917 Ekim Devrimi de bu bâtıl dinin geçici fakat parlak bir başarısı şeklinde göründü.

Masonluk 1789 Fransız Devrimi ile, Marksizm 1917 Ekim Devrimi ile sıralarını savdıktan ve bir atımlık barutlarını tükettikten, fakat her ikisinin de zaferlerinin Tevhid dinine, İslâm’a karşı olmayıp yine bâtılın bir diğer görünümü olan afyon-dine karşı olduğunu kendileri de anladıktan sonra, özellikle son yıllarda, Bâtıl, afyon-din biçimlerine karşı savaşmanın, canavarın kendi kuyruğunu ısırması kabilinden olduğunun da bilincine vardı ve gerçek İslâm’a karşı Bâtıl’ın bütün görünümlerinin ittifak etmelerinin zorunlu olduğu anlaşıldı.

83

SONSOZ

Özellikle Ekim Devrimi’nin bir atımlık barutu bittikten, uçurulan havai fişek yalancı bir parlaklık ile serpilip dağıldıktan sonra;

  1. a) Afyon dinler, b) Afyon dinlere karşı görünen bâtıl dinler ve her ikisine de karşı görünen, c) “Dinsizlik dini”, son yıllarda bir ittifak arayışı içine girdiler. Çünkü, Hakk geldi, bâtıl yıkıldı, bâtıl kesinlikle yıkıhp gidicidir (İsrâ/81) âyetinden korkmaktadırlar.

Bu ittifak dolayısı ile, ülkemizde en “muhataralı” düşünce açıklama, gerçek İslâm’dan söz edilmesidir. İslâm adına yutturulmak istenen veya asırlardır yutturulan herhangi bir “afyon”un propagandalarını yapabilirsiniz, hele kendinizi Hind-Moğol imparatoru Ekber’in deneyini hatırlatan Türk-İslâm Sentezi dininin şemsiyesi altında göstere-bilirseniz hiç bir mesele yoktur. Daha az güvenceli olmakla birlikte, Arap krallıklarının sözcüsü olmanın da fazla sakıncası yok, hele samimi değil kurnaz iseniz, yararı dahi vardır. Musevilik ve Hristiyanlık adını almış olan İslâm’ın tahrif edilmiş ve afyonlaştırılmış eski görünümlerine de mensup olabilir, savunmasını yapabilirsiniz. Hele AB’ne girme ümidinde olduğumuz şu sıralarda, ülkeye Turoya atları yerleştirmek çok da zor bir iş değildir. Batılıların bir bölümü daha açık sözlü davranır ve “AB’ne giremezsiniz, çünkü İslâm dinindensiniz” derken, daha büyük bir kısmı da “Kesin bir red cevabı vermiyoruz. Her şey sizin elinizde! İlerideki son beş-on yıl içinde İslâm’ı seçerseniz, AB’ne giremezsiniz. Batı’yı, diğer bir deyişle Yahudi-Hristi-yan kültürünü seçerseniz, belki olabilir” derler. Bu arada bazı Türk düşünürleri bizimle âdeta alay eder de farkında bile olmaz, söylenenleri ciddiye alırız.

Bir örnek verelim: Stefanos Yerasimos’a “Bata

84

SONSÖZ

diye sorulur. O da der ki: “Hareket noktasını dinden almak gerekiyor. Batı’da Trinite [üçleme] diye bir şey var… Bu aslında eski Yunan’dan çıkma bir şey. Ama Doğu’ya baktığımızda Tanrı tektir”.

Stefanos Yerasimos bu mantığını sürdürür ve sonuçta bâtıl teslis inancını “ileriye gidiş” ve Tevhid inancını “geriye dönüş” olarak gösterir (bkz. Nokta Dergisi, VIII/22, 3 Haziran 1990 içinde, “Batı, Biz ve Gelecek Üzerine” başlıklı söyleşi).

Bu kargaları bile güldürecek sözler yüzyılımızın başında söylense idi, kahkaha ile karşılanırdı. Bugün ise öğüt olarak alınıyor, teslis inancına sahip olmadığımız için esef ve ilk fırsatta gericilere yüklenmek için ahdediliyor. Vah ve eyvah!..

İleriye ümit ile bakma ve daha iyisi için uğraşmanın, teslis bhatıl inancı ile ne ilgisi vardır? Kur’an-ı Kerim’de de insanlığa ilahî hilafet görev ve ödevi yüklenmiş, son dönemin “salihler” dönemi olacağı müjdelenmiş değil midir? Nazarî alanda dinin tamamlanması ile uygulamada mükemmelliğe erişmek aynı olgular mıdır? Bu nice mantıktır?

Yerasimos, AB’ne girme ümidimiz olmadığını da belirttikten, Türkiye bayağı kenarda kalacak müjdesini (!) de verdikten sonra, aklınca inceden inceye alay etmeyi de sürdürüyor: Türkiye’ye -İslâm’ın hâkim olduğu ülkeler değil- Makedonya, Balkan ülkeleri daha yakın imiş. Türk iş adamları ve aydınlarının çoğu da Balkan kökenli olduğuna göre, Türkiye AB’ne değil yeni bir Balkan Paktı’na girmeli imiş. Çünkü Balkan ülkelerinin de AB’ne girme şansları Türkiye kadar düşük imiş. Yunanistan AB’ne girmiş olduğuna göre, Türkiye’nin ancak Bulgaristan ile yakın ilişki

85

SONSOZ

kurması, AB’nden ümidini kesmesi, İslâm dünyasından da uzak durması gerekiyor şu halde!

İnsanla ancak bu kadar alay edilebilir! Fakat suç cevap verende mi? Yoksa soranda ve ciddiye alıp yayınlayan da mı?

Materyalist dine de mensup olabilirsiniz. Bunun da artık muhatarası kalmamıştır. Yine de bir yandan Kemal Ta-hir yolu ile Türk-İslâm Sentezi dinine bir yandan da laiklik gibi terimlerle bu din mensuplarından uzak olmayan çevrelere bir selam gönderirseniz ihtiyata uymuş olursunuz.

Bâtıl ve şeytanî dinlerin envai da ülkemizde temsil edilmektedir. Ruhçuluk dinlerinin envai, transandantal meditasyon, Japon kapitalizmine özentinin güçlendirdiği Zen-Budizm, yüz türlü Hind hurafatı, Bahailik, Yahova Şahitliği, Moon Kilisesi [Uluslararası Dinler Vakfı] gibi akla gelen her bâtıl dinin ülkemizde bir temsilcisi, acentası vardır. Bu arada çağdaş Yezidîlik [şeytan kültü] ve kara-büyü gibi gelecek nesillerin ruh sağlığı için en az uyuşturucular kadar tehlikeli ve yüz karası olan uğursuzluklar da revaç bulmakta, kök salmaktadır.

Bu piyasadan, çıkarınıza uygun gördüğünüz bir tanesini seçme gibi bir mecburiyet de söz konusu değildir. İslâm’ı seçmemek şartı ile -esasen onu bu pazarda bulamazsınız- istediğiniz dini, hatta bu bâtıl dinlerden bir kaçını birden seçebilirsiniz; meselâ hem mason, hem de Moon Kilisesi’nin Türkiye temsilcilerinden olabilirsiniz. Her gün bir kıravat takar gibi, dinsel bukalemunluk özgürlüğünden yararlanabilirsiniz. Yeter ki “Allah’ın verdiği rengi” (bkz. Bakara/138) özlemeyesiniz!

86

SONSÖZ

Fakat unutmayalım ki, üç günlük dünya saltanatını değil Resûl-i Ekrem’i (s.a) ve Ehl-i Beyt’ini sevenler ve seçenler de vardır. Sayıları az da olsa vardırlar! Akıbet de bunlarındır (ve’l-âkıbetu li’l-muttakîri).

Seçimini bu yönde yapan, Resûl-i Ekrem’i (s.a) seçen, bütün önceki resul ve nebiler’in, bütün gerçek velilerin ve salihlerin yolunu seçmiş olur. Bu yolun adı İslâm’dır.

Bu kitabı okuduktan sonra seçimimizi yenileyelim: İslâm’ı mı seçmiştik, bâtıl’ı mı? İslâm’ı seçiyorsak bilelim ki hiç kimsenin gönlü iki ma’bud alacak kadar geniş değildir. İslâm’n yanısıra bir veya birçok dini de birlikte seçmiş isek, gönlümüzdeki ma’bud Allah değildir, seçtiğimiz yol da İslâm değildir.

Oysa bunalıp çaresiz kalana çağırdığı anda yetişen Rabbimizden başka bir seçenek var mı gerçekten? (Bkz.

Nemi/62)

Sorulunca, bir çoğumuz İslâm’a mensup olduğumuzu söyleriz. Oysa Emiru’l-Mü’minîn’in [Hz. Ali’nin] belirtmiş olduğu gibi, hakk ile hakk karşıt olmaz. İki dava birbiriyle karşıt duruma gelmiş ise, çatışıyorsa, mutlaka birisi hakk, diğeri bâtıldır; yahut her ikisi de bâtıldır.

Tabiatıyla, burada kastedilen din çatışması, ideoloji veya dünya görüşü karşıtlaşmasıdır, yoksa iki müslümanın meselâ bir yorgan uğruna çekişmesi demek değildir.

Zahiren müslüman hükmünde olmakla, mü’min olmak aynı şeyler değildir (bkz-. Hucurat/14). Böyle olunca da -mü’minler arasında değil- müslümanlar arasında da dünya görüşü karşıtlıkları olacağı tabiidir. Müslümanlar arasında sadece çıkarcılık yüzünden değil, kavram ve terim kargaşası yüzünden de ihtilaf-ı kelime doğması için,

87

SONSOZ

bâtılın toplumbilim ilişkilerinde habire yeni terimler üretilir. Böylece imanın sesi duyulmaz olur ve müslümanlar, “Sen saltanatçı-milliyetçi, sen hümanist, sen liberalist-milli-yetçi, sen fundamentalist, sen modernist, sen radikalist, sen tasavvufçu, sen Vehhabî, sen Mealci, sen ruhçu, sen Moon’cu müslümansın. Sen ise Râfızîsin, esasen müslü-man sayılmazsın. Bana gelince ben dört-dörtlük müslüma-nım” haykırışları ile birbirlerine girerler.

Yapılacak şey nedir? Elbette bu çirkin gürültü içinde Resûl-i Ekrem’in (s.a) sesi duyulmaz olur.

Eşek de Allah’ın çok sevimli ve çok yararlı bir mahlûkudur. Ancak, anırmaya başladığında, bu anırma belki ancak yine eşeklere hoş gelir, kuş sesinden hoşlanan insan kulağı, bu sesden rahatsız olur. İşte bu sebeple, eşeğin kendi âlemi sınırları içinde anırması “bizatihi kabih” olmadığı ve insanları rahatsız etmedikçe anırma özgürlüğü olduğu halde, insanların fikrî tartışma alanında eşeğe öykünmeleri Hikmet açısından hoş görülmez (bkz. Lokman/19).

Bu âyet-i kerime’nin öğütüne uyulmaz da sadece kendi haykırışını duyacak şekilde naralar atılırsa ne olur? Bu durumda Resûl-i Ekrem’in (s.a) sesi duyulamaz hale geldiğinden, insan farkında olmaksızın, tekâmül yolculuğunda kazanmış olduğu bütün dereceleri yitirebilir. Derhal Kur’an-ı Kerim’e başvuralım ve Hucurat/1-5 âyetleri üzerinde düşünelim.

Bütün gerçek değerlerin kaynağı elbette ilahî sevgidir ve ilahî sevgiye sahip olduğunu iddia edip de Resûl-i Ekrem’i (s.a) sevmeyen yalancıdır. Nitekim, Nokta Dergi-si’nde N. Vergin, bu gerçeği çok samimi bir dil ile belirti-

88

SONSÖZ

yordu: “Benim en büyük eksikliğim Hz. Muhammed’i sev-mememdi”.

Allah’ı sevdiğini, fakat Resûl-i Ekrem’i (s. a) sevmediğini söyleyen nasıl yalancı ise, Resûl-i Ekrem’i (s. a) sevdiğini, fakat Ali’yi, Hüseyin’i, Fatıma’yı, Ehl-i Beyt’i sevmediğini söyleyen de yalancıdır. Nitekim bunun aksini söyleyenin, Ehl-i Beyt’i sevdiğini, fakat Resûl-i Ekrem’i (s. a) sevmediğini söyleyenin yalancı olması gibi.

Tasavvufun temelinde safa olmalıdır (safv). Nitekim bir fırka kendilerine “İhvanu’s-Safa” adını takmış idiler. Belki de bu kelime ile Yunanca’da hikmet teriminin karşılığı olan sophia ya da benzetilerek tasav v uf terimi uydurulmuş, daha sonra sof giyenler etimolojisi, birçok diğer kelimede yapıldığı gibi galat-ı meşhur olarak tutunmuştur. Safa kökünde “arılık, katışıksızlık, saflık” anlamı vardır.

Ameller niyetlere göredir. Tasavvuf derken Kur’an-ı Kerim anlamında hikmet sahibi olmayı ve ilahî sevgi yolu ile arınmayı, Allah tarafından da sevilmeyi kastediyorsa, bu esasen İslâm’ın gereği, özü, hedefidir. Buna karşılık, tasavv uf derken, şeyh’i Resûl-i Ekrem’den (s. a) öne geçirmeyi (bkz. Hucurat/1), ilahî sevgi yerine sapık nefs-i em-mâre dürtülerini koymayı, önce bidatlere sonra bâtıl dinlere kapı açmayı kastediyorsak bu, gönlün arınması, hikmet ve ilahî sevgi ile dolması değil, tam aksine bozulması ve kararmasıdır.

Bunun gibi, tasavvuf düşmanlığım bidat ve bâtıl düşmanlığı anlamında değil de gönlünü sevgi ve hikmet ile doldurmuş, Rabbi ile karşılıklı sevgi ilişkisi kurabilmiş velilere düşmanlık anlamında alıyorsak, elde edecğimiz yine ancak hüsrandır. Hz. İsa’yı Romalı sömürücülere öldürt-

89

SONSÖZ

mek isteyen Yahudi ulemâsı da bu kafada idiler. Zalim güçler değişir, fakat her dönemde zulüm, gerek yanlış anlamda tasavvuf adını kullananlardan, gerek tasavvufa şiddetle düşman görünen ve ilahî segiden nasibi olmayanlardan nice hizmetkârlar bulur. Bâtılın bu iki hizmetkârının bir araya gelebilmeleri için, Hakk’ın bir tecellisinin arz’da belirmesi, kendisini göstermesi gerekir. Böyle bir tecelli zuhurunda bir de bakarsınız ki on yıl önce birbirini tekfir eden mutasavvıflar ile fundamentalistler, son derece laik ve efendilerine layık örgütler içinde bir araya gelmişlerdir.

Fundamentalist olarak nitelendirilebilecek akımlar müslümanlar arasında olabilir ise de, bu gibi akımlar mü’minlerin benimseyebileceği akımlar değildirler. Bunlar aslında “biz atalarımızdan böyle gördük” diyen müşriklerin tutumunu miras alanlardır. Bunlara temel İslâmî ilkelerde söz ettiğinizde “Biz atalarımızdan böyle gördük. İslâm tarihi bize 661 yılından başlar. Bizim fundamentaliz-mimiz buraya kadardır” derler. İster Şiî, ister Sünnî olsun, fundamentalist yöntem, rivayetleri Kur’an-ı Kerim ile değerlendirme değil, Kur’an-ı Kerim1 i rivayetlerle değerlendirme yöntemidir. Aile hukuku alanında püriten görünen bu fırka, aslında her alanda sadece makyavelist ve oportü-nistdir. Son zamanlarda bu özelliklerine de pragmatizm adını takarak şişinmeye ve böbürlenmeye başlamışlardır.

Radikalizm (köktencilik) ise kötü bir anlam taşımaz. Her mü’min doğru anlamı ile köktencidir, elverir ki bu terim yanlış olarak “fundamentalizm” anlamında kullanılmasın! Köktencilik, İslâm’ın temel ilkelerinde uzlaşmaya gitmemek demektir. “Modernizm” de radikalizm veya tasavvuf gibi iki farklı anlamda kullanılabilmektedir: Radikalist (fundamentalist değil) olanlar, “Ahbârî” değil “Usûlî” ol-

90

SONSÖZ

duklarından, doğrulukları şüpheli bazı rivayetlerin lafzına önem vermektense, her çağda temel ilkelerin korunabilmesi ve uygulanabilmesini istediklerinden içtihada önem verirler. İctihad, İslâmî bir kurum ve terim olduğundan, ic-tihad taraftarlarının kınayıcı ve hor görüncü bir anlamda modernist olarak nitelendirilmeleri doğru olmaz. Moder-nizmin bir de gerçekten kötü anlamı vardır ki, bu da, fundamentalist görünenlerin bâtıl ile çıkar temeline dayanan uzlaşmaları gibi, ictihad taraftarlarının İctihad şartlarına riayet etmemeleri, temel ilkelere uygunluğu sağlayacak ictihad yerine, temel ilkeleri yürürlükten kaldırmayı sağlayacak içtihada başvurmalarıdır. Oysa, mevrid-i nass’da içtihada mesağ yoktur. “Modernist”, bu ikinci anlamda ise, zahiren İslâm içinde kalsa bile “iman’dan uzak kimse” demektir. Buna karşılık, Batılılar ictihad kurumu taraftarlarına “modernist” adım veriyorlar diye ve sırf bu sebeple bazı İslâm düşünürlerine eğri bakmanın da anlamı yoktur.

Esasen, radikalizm ile fundamentalizm arasında fark gözetmeksizin kafa karıştırmayan ve ve sağlıklı bir sınıflama yapmaya imkân yoktur. Bakarsınız ki, aynı kimse, meselâ Seyyid Cemaleddin-i Esedabadî, bazen aynı yazar tarafından, bir yerde “Selefi” adı altında Vehhabiler ile aynı kefeye konur, başka bir yerde Batıcı modernistlerle aynı sınıflamada yer alır.

Kavram ve terim kargaşası içinde ömür tüketmek yazgımız olmasın! Ne zaman kendimize gelebileceğiz?

Müslümanlar çoğunluğu sersemleştirildikten, kavram ve terim kargaşasına boğdurulduktan ve gerçek öğretiden uzaklaştırıldıktan sonra, böyle bir topluma ne istenirse, yapılabilir ve yaptırılabilir. Emiru’l-mü’minin’in [Hz. Ali’nin] fiilen ulu’1-emr oluşundan sonra bile müslümanların ço-

91

S O N S Ö Z

günlüğü bu nimetin kadrini bilecek yerde üç günlük dünya çıkarları uğruna zulmü ve zalimi desteklediler, imam Hasan’ı desteksiz bıraktılar ve sonra da utanmadan “Ey mü’minlerin yüzünü karartan!” şeklinde hitab ettiler. Sanki kendilerinin kızarmaz yüzü, gerçekten mü’min yüzü imiş gibi! Ardından İmam Hüseyin’i destekler göründüler ve zoru veya vaadedilen çıkarı görünce bizzat karşısına çıkmaktan da utanmadılar. Daha sonra da Ehl-i Beyt imamlarını aynı şekilde oyuna getirmek için uğraştılar. Oysa Hüseyin oyuna gelmemişti, hak ile bâtıl’ın arasını kanı ile çekilen bir çizgi ile ayırmak için, Âl-i İbrahim ve Âl-i Mu-hammed’in (s.a) ulu şehidi olma ödevini bilerek yerine getirmişti (bkz. Saffat/108).

Tekrar ediyorum: İslâm düşmanlığı, belki de şimdiye kadar ulaşmış olduğu, Haçlı seferleri döneminden de zorlu bir yoğunluğa ulaşmıştır. Bu düşmanlığın sebebi, Tev-hid dininin adalet ve iffet dini olması özelliği dolayısı ile, namus ve iffet düşmanları da namus ve iffet dini olması dolayısı ile İslâm’a hücum ederler. Bunun için de son yıllarda şöyle bir danışıklı döğüşe başvurulur: Bâtıl cephesinde yer alan afyon-dinler mensupları önce Tevhid dinine karşı desteklenir, geliştirilir, daha sonra Tevhid dini mensupları ile çoğunlukla aynı terimleri kullanan, ancak hakk söyleyip bâtıl kasteden müslüman önderlere haddini bildirmek, Tevhid dini mensuplarına da gözdağı vermek için, dinsizlik dini mensupları ile birlikte, kendi ceplerindeki müslümanlara, özellikle de müslüman bilginlere yüklenilir. Bâtıl içindeki iç çelişkiler de, danışıklı döğüşler de iman cephesini ilgilendirmez, yeter ki -Emiru’l-Mü’minin’in [Hz. Ali’nin] deyişiyle- hak söyleyip bâtıl kastedenleri teşhis edebilsinler ve bu gibilerin iman cephesine de sirayet ettirmek istedikleri kafa karışıklığından korunabilsinler.

92

SONSÖZ

İman cephesinde olanlar da bilsinler ki, iman ile islâm aynı şey değildir: Her mü’min muslinidir, fakat her müslim mü’min değildir.

Kelime-i şahadet getiren kimse müslüman sayılır, fakat kimsenin kelime-i şahadet getirmeyi, namaz kılmayı’ vs. Resûl-i Ekrem’e (s.a) ve dolayısı ile o’na tâbi olan mü’min-lere minnet yükleme vesilesi saymasına müsaade edilemez (bkz. Hucurat/17). Biz bu feraseti göster(e)nıedikçe, aynı zamanda bâtıl cehpesinden bir veya birkaç diğer dinin mensubu olan “müslümanlar” artık “münafık” kavramı ortadan kalktığı için, istedikleri makam ve itibara gelerek, müslümanları diledikleri gibi sömürecek ve sömürtecek-lerdir. Sömürteceklerdir, çünkü zulmün efendiliği dahi -adaletin ve âdilin kadri bilinmediği için- müslümanların elinden çıkmıştır. Daha kötüsü, zulmün adı adalet, adaletin adı zulüm olduğu için!

İman edenlerin, Allah’ın Zikr’i ve Hak’dan inenle gönüllerinin huşûyla dolacağı, yumuşayacağı zaman gelmedi mi hâlâ? Biz de bizden önce kendilerine kitab verildiği halde kalbleri katılaşanlar, bir türlü Allah’ın indirdiği ile hidâyete eremeyenler gibi çoğunlukla fasıklardan mı olduk? (Bkz. Hadid/16).

Batı’nın gücünü gördüğümüz, parlaklığına kapıldığımız için, imanı terk mi edeceğiz? İpini birgün eğiren, ertesi gün onca zahmetle eğirdiğini tekrar çözenlerden mi olacağız? Oysa emperyalizmin bugünkü üstünlüğü de, bizim için bir sınamadır ve bu sınav sorusunu -bütünlemeye kalarak- kendimiz çağırmışızdır (bkz. Nahl/92).

Gönüllerimizi yoklayalım: Resûl-i Ekrem (s.a) sevgisi sadece dilimizde ise, gönlümüzde Yahova şahidi, Bahaî,

93

SONSOZ

Budist, Hindu, yamyam, daha bilmem ne belâ varsa, meselâ Moon’cu vs. isek, her ümmete bir tanık getirildiği ve tüm insanlık ümmetine de İnsanlık Peygamberi [Ümmî Nebi ve Resul] tanık getirildiği gün, vay halimize! (Bkz. Nahl/89). O gün, “Ah keşke Resul ile birlikte bir yol tutsaydım!” diyerek ellerin ısırılacağı zamandır ve o ışınlan ellere dünyalık sıkıştıracak bir İblis görevlisi de yoktur. O gün İblis, bütün ins’ve cinn şeytanları ile birlikte kendi derdine düşmüştür (bkz. Furkan/27-29). O gün ortada ne Hz. Moon’u, ne de Çenâb-ı Bahâ’yı görmek kabildir. O gün rneditasyon vs. de insanı kendi elleri ile hazırladığı azabtan kurtaramaz.

Bâtıl cephesi, bir yanan afyon dinleri, bir yandan yine aynı cinsten fakat menşeinde de bâtıl olan çağdaş dinler, bir yandan da dinsizlik dini ile hücuma geçmiştir. İslâm cephesinden de -tıpkı Aşura gecesi çözülmesi gibi- çözülmeler başlamıştır ve çoğalmıştır. Bu gidişle daha da çoğalacaktır. Mü’minler ümitsizliğe kapılmasınlar. Sadece münafıklardan sakınsılar. Açıkça irtidad edenlere’gelince, bilsinler ki, kendisine Taberistah -valiliği vaadedildiği için Hüseyin’e karşı Yezid ordusunun başına geçen Ömer ibn Sa’d nasıl tercihini yanlış yönde kullandı ise, onlar da yanlış yönde kullanmaktadırlar. Bu da dünya hayatını ahirete üstün tutmalarından ileri gelmektedir. Müslümanlardan müellefe-i kulûb faslından da olsa bir şey veya hırslarını tatmin ediecek bir şeyler elde edemeyince, bâtıl dinlerden herhangi birine yanaşmaktadırlar. Alemlerin rabbi bunu da açıkça belirtmiştir (bkz. Nahl/106-109).

Kim Tevhid dinine düşmanlık eden dinlerden birisine kapılarak Tevhid dinine düşmanlık ederse, ancak kendisine zarar vermiş, gerçek hayat kaynağı yerine İblis’in sera-

94

SONSÖZ

bini seçmiş olur. Bize düşen ancak uyarmadır. Dinde zorlama yoktur.

Akıbet muttakîlerindir. Allah’a hamd, Resûl-i Ekrem’ine ve o’nun tertemiz Ehl-i Beyti’ne salât ve selâm olsun.

Prof. Dr. Hüseyin Hatemî İstanbul, Haziran 1990

“Dine Karşı Din” tabirinden dolayı bir tereddüt doğması ve anlamının ilk başta açıkça anlaşılamaması mümkündür. Bunun sebebi de şudur: Şimdiye kadar biz ‘din’in ‘küfr’e karşı olduğunu ve öteden beri de bunun böylece süregeldiğini sanmışızdır, bu sanımıza göre tarih boyunca savaşlar din ile dinsizlik arasında olagelmiştir. Bu sebeple başlık ilk bakışta garip, anlamı kapalı, şaşırtıcı ve kabul edilemez görülebilir. Bu düşüncenin aksine, tarih boyunca her zaman din ile din çarpışmıştır, yoksa hiçbir zaman bugün anladığımız anlamıyla din ile dinsizlik savaşı görülmemiştir.

Yazar, elinizdeki konuşma metninde “Din Halk Yığınlarının Afyonudur” sloganını ele almakta ve İslâmî açıdan eleştirisini yaparak doğru sonuca varabilmenin metod ve yollarını göstermeye çalışmaktadır.

Dr. Şeriati’yi rahmetle anıyor, bu çevirinin de üzerinde düşünülmeye değer bulunacağını ümit ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here